Sık Sorulan Sorular z-sayfa-kaydirma

YAZARLIK ÇALIŞMA GRUBU YAZILARI

 

       Yazarlık Çalışma Grubu 2001 yılında Tuğba - Aykan ERDEMİR ve Ali YAMAN hocalarımızın başlattığı,

gençlerimize duygu ve düşüncelerini yazıya dökme alışkanlığı kazandırmak için yapılan bir çalışma olarak

hayata geçti. İlk olarak 27 Mayıs 2001 yılındaki "Günümüzde Alevilik" konulu konferansta bir oturumda

4 arkadaşımız yazılarını okudular. Dinleyenlerin büyük beğenisini toplamışlardı. Daha sonra 8 Haziran

2003 te düzenlediğimiz "Gençliğin Sorunları" konulu konferansta yine 4 arkadaşımız yazılarını okudular.

Konferansın en çok ses getiren bölümlerinden biri oldu.

 

       Şimdiki amacımız bu yazılar yeterli sayıya ulaştığımızda  kitap haline getirmektir.

     

Bunlardan  bir bölümünü  sizlerle paylaşıyoruz.

 

"SÖZ UÇAR YAZI KALIR..."

 

1-BURAYI SEVİYORUM.

2-ARAYIŞ.

3-ÖN YARGISIZ DÜNYA İSTİYORUM.

4-KENDİ KENDİMİZLE YARIŞ.

5-EVLİLİK.

6-ELİNE, DİLİNE, BELİNE SAHİP OL.

7-ABDAL MUSA'YA GİDERKEN.

8-GARİP DEDE VE BEN.

9-ÇAM AĞACI NEREDE.

10-UÇARSU VE TÜRBE ZİYARETLERİ.

11-ALEVİYİM.

12-TARİHİ İMPARATORLUKTAN BETON KRALLIĞINA.

13-SAKLAMADIM.

14-İÇİMDEKİ PİR SULTAN..

15-HAYATIMDAKİ YENİ BİR BAŞLANGIÇ; GARİP DEDE.

16-1400 YILLIK HAZİNENİN YARALARI.

17-NEVRUZ.

 

 

 

 

1-BURAYI SEVİYORUM.

 

Uzaktan bakıldığında GARİP DEDE TÜRBESİ’ ne ait olmayan bir insan gibi görünebilirim belki ama, kendimde buraya ait o kadar çok güzellik bulabiliyorum ki; buradan her çıkışımda onlarla vedalaşıp öyle gitmek istiyorum. Onları ait oldukları yerden uzaklaştırmak zoruma gidiyor.

Buraya olan sevgimi ve bağlılığımı belki sayfalarca yazı yazsam kendi düşüncemi tam olarak anlatmam kolay olmayacaktır. Burayı betimlemek benim kelime hazinemi yetersiz kılar. Büyük ustalar gibi yazı yazabilme yeteneğim olmadığı için; bu gücü kendimde bulamıyorum.

Şöyle bir düşündüğüm zaman, ilk aklıma gelen; dostluklar… Karşılıksız çıkara dayanmayan, birbirinin arkasından konuşan riyakâr insanların olmadığı ve doyasıya yaşanması gereken dostluklar… Onlar; senin binanın temelini ve zemin katını oluştururlar. Zamanla kurduğun her dostluk, yeni ve sağlam taşını oluşturur binanın. Sonra da arkana dönüp bir bakmışsın ki gökdelenler oluşmuş. Koskocaman bir aile olmuşsun farkına bile varmadan. Biz henüz zemin katındayız.

Gerçi ne kadar dostluktan bahsetsem de inanın bu dostluklar benim nedenimle oluşmamıştır. Hep karşı taraf atmıştır ilk adımı. Benim de anlam verememe rağmen, bu özelliğimi yenemiyorum ilk adımı eğer karşı taraf atarsa devamını getireceğimden emin olun.

Burayı sevmemin başka bir nedeni de; Dede konuşmaları… İlk zamanlarda sıkıcı gelirdi o konuşmalar. Ne kadar sıkılarak dinlesem de, arkama dönüp baktığımda o kadar çok bilgi edindiğimin farkına vardım ki; ben bile kendime şaşırdım, bazı ortamlarda Alevi arkadaşlarla oturup sohbet ettiğimiz zaman, onların sorduğu sorulara tanımlamam doğruysa -şakır şakır cevap verdiğim- anlar oldu. Hem onlar bilgilendirildikleri için mutlu oluyorlardı; hem ben onları bilgilendirdiğim için mutlu oluyordum. Zaten bunun farkına vardıktan sonra Dede konuşmalarını daha duyarlı ve sıkılmadan dinledim.

Burayı düşününce aklıma gelen daha bir çok insan var. Eğer onlardan bahsetmesem inanın bu yazı içime sinmezdi. O; çok tatlı ve saygı değer insanları kendi kanaatimce şöyle betimleyebilirim; onlar her şeyden önce çok iyi, saygıdeğer, büyük küçük herkesin sözüne önem veren, herkesin düşüncelerini almak isteyen ve bu düşünceler doğrultusunda çalışmalarını sürdüren, öğretici ve teşvik edici konuşmalarıyla bizi yönlendiren, yardıma ihtiyacımız olduğunda aklımıza ilk gelen insanlardır. Tüm bu güzellikleri yüzlerine de yansıtan sevecen insanlar için yetersiz tanımlamalarda olsa da şimdilik belleğime bu kadarı geliyor.

Tabi ki buraya geliş amacım : Semah… Semah tüm bu yaşadıklarımın kapısıymış meğer. Ben bu kapıyı merak edip açmasaydım, o arkasındaki koskoca  dünyayı fark edemeyecektim. O dünyanın denizlerini; buradaki insanlar karalarını da semah oluşturuyor. Semah bize bırakılan en büyük ve en güzel hazinelerden biri. Bunu, tabi ki Aleviliği aslında değişiklik yapmadan bizden sonraki kuşaklara aktarmak başlıca görevimizdir. Biz, üzerimize düşen bu görevi eksiksiz ve elimizden geldiğince yerine getirmeye çalışıyoruz. Her ne kadar eksiğimiz olsa da!..

Kafamı kurcalayan o kadar çok  “keşke” ler var ki … Onlardan bir türlü kurtulamıyorum, keşke daha önce gelseydim, keşke Allah inancının daha önce farkına varabilseydim, keşke bu insanları daha önce tanıyabilseydim, keşke semah öğrenmeyi daha önce isteseydim ve daha niceleri… Yinede çok geç kaldığımı söyletemem ama daha önce farkına varmak isterdim.

Şöyle bir düşündüğüm zaman : “İyi ki Aleviyim!” diyorum herkes bulunduğu makamdan memnundur. Fakat Alevilik ; benin ve ailemin dünya görüşünün, etik yapının, tanrı inancımızın, olayları algılayış biçimimizin tamamen aynısı. Alevilik bence; Kur’an-ı Kerim’in temel esasından ayrılmadan ,geçmişte yaşanmış olayları unutmadan, İslâm dîninin temelini oluşturan, herhangi bir çıkar ve karşılık beklemeden hissedilen tanrı inancı ve sevgisi…

Ben GARİP DEDE TÜRBESİ’ ni keşfedişimi aynı zamanda, dostluğun ve ait olduğum yerin keşfedilişi olarak tanımlıyorum .

Bir yelkenlide yol almaya başladık. Bu yelkenli o kadar sağlam ki; yol almaya başlarken emin olarak başladık. Onu en güçlü fırtınaların bile alabora edemeyeceğini bile bile. Çünkü; o yelkenlinin yapılışında tek bir tahtasının çakılışında, en ufak bir kötülük unsuru yok.

O yelkenlinin kendisini; biz, denizini; özümüz, ilerlemesini sağlayan ılık esen meltemi ise; inancımız oluşturuyor.

Bakalım inancımızın sürüklediği biz daha ne kadar yeni ülke keşfedeceğiz!..

 Pınar TUNCER

                                                                                                                                         02.02.2003

“1988 İstanbul doğumluyum.Süleyman Nazif Lisesi’nde Lise 1. Sınıf öğrencisiyim.”

 

Başa Dön

 

 

 

2- ARAYIŞ

 

            Kanımca her insanın içinde bir arayış var. Çoğu zaman aradığının ne olduğunu da bilmez. Doldurulamayan bir boşluk, dindirilemeyen bir yalnızlık hissi... Ve tüm bu duyguları farklı nedenlere bağlar, boşluğumun nedeni aşk der, iş der, o der, bu der... Bunları böyle söylüyorum çünkü bizzat kendim de yaşadım ta ki aradığımı bulana dek. Sanırım ki insan kendi özünü bilmedikçe, asıl yönüne yönelmedikçe bu boşluk hiç dinmez. Bir sızı gibi taşır bunu her zaman.

           Bende sizlerden biriyim. Kendimi bildiğimde Alevi’sin dendi bana. Ve bunu sakın kimseye söyleme dendi. Sindim. Korktum, neden korktuğumu bilmeden. Ola ki söylediğimde benden olmayan bir dostuma, yüz çevirdi bana. Dost bildiğim düşman oldu. Çocuktum bazen isyan ettim bu duruma, bazen lanet ettim bizi bu hale getirenlere. Ama elimden bir şey gelmezdi. Savaşmak için ne yeterince gücüm, ne yeterince bilgim o zamanlar. Fethi Dede’mizin de dediği gibi ailem de ne yazık ki pek bir şey veremedi. Yanlış anlaşılmasın onları bu konuda suçladığım yok. Onlar da benim gibiydi çünkü. Bilmeyen ne verebilir? Gizlilik içinde bilgi ne kadar zaman canlı kalabilir ki? Bu durumda kimliğimi yaşayamadım uzun zaman. Doğal olarak Alevilik’ in güzelliğini öğrenemedim. Fakat şu var; oldum olası yüreğimde bir insan sevgisi yaşar, karşımdaki cana zarar vermekten, onu üzmekten ödüm kopar “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” sözünü burada ilk duyduğum zaman bazı şeylerin benliğimize işlemiş olduğuna karar verdim kendimce.

          Buraya gelişim annemin Garip Dede’ye cemlere gelmeye başlamasıyla olduğunu sanırım. Ben o zaman bir arayış içindeydim. Rabbim’ e dönüş için çabalayıp duruyordum fakat ne yapmak gerektiğini bilmiyordum, elimden tutan yoktu. Derken beş vakit namaz kılmaya başladım, sonra buda beni doyurmadı. Bir Perşembe günü annemle ceme gitmeye karar verdim. Orada gördüklerim, yaşadıklarım beni etkilemişti. Her Perşembe ceme gitmeye başladım. Sanki ruhuma bir ışık doğmuştu. Hepimiz cemde birdik, bir yürektik. Aynı ulvi duyguları yaşıyorduk. Bu birlik duygusu içindeki yakarış beni çok etkilemişti. Özüme rastlamıştım orada artık onu bırakamazdım. Sonra semah çalışmasına başladım daha çok şey öğrenebilmek için kitaplar aldım, okudum. Hâlâ yeterince bilmiyorum bunun bilincinde miyim. Semah dönerken içimde bir parçanın hep bunu bildiğini hissediyorum. Beni kendimden alıp götürüyor.

          Buraya geliyorum çünkü buradaki her can benim canım buraya geliyorum çünkü her can benim kardeşim. Sanki onları sizleri her zaman tanıyordum. Sanki aramıza uzun bir ayrılık girmiş  de tekrar size kavuşmuş gibiyim. Ve Allah nasip ederse bu yoldan, bu katardan da ben nefes aldıkça ayrılmam. Amacım nefsimi öldürebilmek, amacım insan-ı kâmil olmak. Bu yolda elimden tuttuğunuz beni ve diğer canları bu yola bağladığınız için Allah sizlerden razı olsun

 

Selvi CENKCİ

 

Başa Dön

 

 

 

3-ÖN YARGISIZ BİR DÜNYA İSTİYORUM.

 

Konu Alevilikten açıldığında çok kolay bir kaçış yolu bulmuşuz biz gençler: “Büyüklerimiz bize bir şey öğretmedi ki!” Peki biz ne öğreteceğiz bizden sonraki nesillere? Farkına varmadan bir kısır döngü oluşturuyoruz. Herkes atasını suçlayıp duracak. Bu şekilde süremez, artık bilgilenmeliyiz. Bilgisizlik yok olmakla eşdeğer.

 Küçükken annem oruç tutardı ama ben ne orucu tuttuğumu bilmezdim. Evimize dedeler gelir, büyüklerim dedenin önünde tek sıra halinde dizilir dua alırlardı. Ben de onların yaptıklarını yapardım. Ben de akranlarım gibi bilgisizdim. Alevilik’i bilmiyordum.

 Orta birinci sınıfa giderken sınıf arkadaşlarımdan bir tanesi “Alevilik nedir? Sünnilik nedir?” diye sormuştu. Öğretmen “Alevilik kötü yoldur, Sünnilik iyi yoldur” dedi. Olayı evde anlattığımda bizim de Alevi olduğumuzu söyledi annem. Alevi olmak... Başımdan kaynar sular dökülmüştü. Tanrı’nın beni cezalandırdığını düşünmüştüm. Evet, evet, ben kötü bir çocuktum, Tanrı da beni Alevi yapmıştı. Hocamızın söylediği o iki cümlenin bir çocukta açacağı yarayı tahmin bile edemezsiniz. Ben çocuklarımın bu tür şeyler yaşamasını istemiyorum. Beni suçlamalarını da... 

Benim okulda yaşadığım olay, anlamını bile bilmediğim sorular, din konusu açıldığında insanların bana bakarak fısıldamaları karşısında onların bu kadar cahil olduğunu anladım da, kendi cahilliğimin farkına varmam biraz geç oldu. Karşımdakilere kendimi ezdirmiyordum. Ama beyinlerinde de bir şey uyandıramıyordum. Verdiğim cevaplar beni bile tatmin etmiyordu. Çok bilgilenmeliydim ve onları düşünmeye, tanımaya, araştırmaya yönlendirmeliydim. Zaman geçtikçe Alevilik hakkında duyduğum her şeyi hafızama yerleştirdim ama yetersiz geliyordu.

 Alevi bir tanıdığın aracılığıyla bir şirkete modelist yardımcısı olarak girdim. İlk hafta işler iyi gitti. İlk haftadan sonra şefim bana Alevi olup olmadığımı sordu. “Alevi’yim” dedim ve her şey alt üst oldu. Şefim bana hiçbir şey öğretmek istemiyor, beni dışlıyordu. Yanlış yaptığı işleri idari kısma benim yaptığımı söylemiş; yapmadığım, haberimin bile olmadığı şeyleri bana yıkmıştı. O zaman haberim yoktu olanlardan. Çok sonra öğrendim. Kendimi savunamıyordum. İnatla çalışmaya devam ettim. Beni tanımalıydı. Bir süre sonra benim kendisinin en iyi sırdaşı, arkadaşı olduğumu söylemeye başladı. İşten ayrılmak istediğimi söylediğimde beni ikna etmeye çalıştı. Oradan ayrıldığımda çok üzüldü. İyi şeyler yaşadığımız oldu. Şefim, Aleviler’ e bakış açısını açıkça dile getirme cesaretini bulamasa da ben onun önyargılarını hiç unutmayacağım.

 Her zaman böyle kötü olmuyor. Bilgisayarlı Modelistlik kursuna gittiğimde, kantinde arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Konu aile yapısı. Ben de kendi aile yaşamımdan örnek verip konuşuyorum. Arkadaşlarımdan birisi sözümü kesti. “Sen Alevi misin Gönül?” dedi. Alevi olduğumu öğrendiğinde “Bu kadar çağdaş ve barışçıl bir aile yapısını siz Aleviler’de daha iyi gözlemleyebiliyorum” demişti. Çok mutlu etmişti bu olay beni ama hâlâ komşularımızın götürdüğümüz lokmaları, aşuremizi açıkça almak istememelerine aklım ermiyor.

 Tam sekiz yıldır Garip Dede Türbesi’ne gelip niyaz oluyorum. Bir süredir de burada semah çalışmalarının yapıldığını biliyordum ama kayıt olmak bu seneye kısmet oldu. Buraya gelmemdeki ilk amaç kabuğumdan çıkmak için oldu. Çalışmıyordum ve zaman geçtikçe insanlardan kendimi soyutlamıştım. Burada bütün bunları aşabiliyorum. Samimi, hoşgörülü, bilgili, ve benim için en önemlisi, saygın arkadaşlarım var. Daha da olacak.

 Amacımın dışındaki dedemizin sohbeti şimdi asıl amaçlarımdan birisi oldu. Her geçen hafta daha çok bilgi. Öyle ki zaman çabuk geçsin, hep şikayetçi olduğumuz o “Alevilik hakkında bir şey bilmiyorum” cümlesini bir kenara bırakayım artık. Ve çevrem de benimle birlikte öğrensin bilmediklerimi.

 Ben elimden geldiğince inançlarımın getirdiklerini yapan birisiydim. Yani orucumu tutardım, çok az da olsa ceme giderdim. Kısacası elimden geldiğince dini bütün eylemlerimi yerine getirirdim. Ama buraya geldikten sonra semah öğrencilerinin dönmesini ilk seyrettikten, dede sohbetini ilk dinledikten sonra “İşte, ait olduğum yer” dedim.

 Çünkü yaşamda bir takım düşüncelerinizi, hissettiklerinizi, düşlerinizi bir kenara fırlatırsanız fırlatın, boyutu ne olursa olsun küçük bir etkenin sizi uyandırmasıyla, o şeylerin hâlâ yüreğinizde olduğunu görürsünüz ve kenara bıraktığınız her neyse bir anda ayaklanıverir.

 Ben de böyle bir uyanışı yaşadım. Ve burası gerçekten benim ait olduğum yer.

 

Gönül TUNCER

 

Başa Dön

 

 

4-KENDİ KENDİMİZLE YARIŞ.

 

“Kendi kendimizle yarıştayız gülüm

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz

Yada dünyamıza inecek ölüm…"

 

Nazım HİKMET’ in en sevdiğim dizelerinden biridir bu, sanki yaşadığımız şu günleri anlatıyor . Belki Nazım başka bir anlamda söyledi ama bana şunları düşündürüyor: Kendi kendimizle yarışı Aleviliğin bugün ki durumu gibi görüyorum; karşımızdaki en büyük engel yine biziz. “Bize bizden başka dost yok bize bizden başka düşman.” Ölü yıldızlara hayatı götürmek; yolumuzu gerektiği gibi sürebilmek, betonlaşan yüreklerde fidanlar yeşertmek, diğer inanç sahipleri ile aynı hakları kazanmak. Bunları yapabilmek bizim birliğimizden geçer. Dünyamıza inecek ölüm bunları yapamazsak eğer.

İçime kara bulutları yaklaştıran bizlerin bu  bölünmüşlüğüdür. Belki de çok sesliliği çok başlılık olarak algılıyoruz. Birimizin ak dediğine diğerimiz kara diyor.

Yolumuzun önderleri Dedelerimiz; bize bu yolu öğreten,gönlümüzde ışıklar yakan, insan sevgisi, hoşgörüsü en bol olması gereken Dedelerimiz… onlar dahi kendi aralarında bir birlik kuramıyorlar.

Nice zorlukları aştıktan sonra kurulan kurumlarımızın hepsi bir çatı altında toplanamıyor Aleviliği temsil ettiğini söyleyip “Aleviliği İslam saymayan” kurumlar var. İnancımızdan yana olanlar bir araya gelerek Aleviliğin gerçek temsil hakkını alamıyor. Bizim adımıza konuşan insanlar bunları söyledikçe bizler kendimizi başkalarına nasıl anlatabiliriz.?

Hacı Bektaş Veli “Aslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda” demişti. Şimdi bizim ceylanlar bile düşman olmuş birbirine. Bir düşünün bizler kendi arkadaş guruplarımız içinde bile bir birlik kuramıyoruz yani bölünmüşlük yediden yetmişe hepimizde var.

“Ağaç demiş ki  baltaya sen beni kesemezdin ama neyleyeyim sapın benden.” Bizler kendi yolumuzu, özümüzü baltalamaktan vazgeçmediğimiz sürece bugünkü yerimizden ileri gitmek bir yana daha da geri gideriz.

Garip Dede Türbesi’ne gelmeye başladıktan sonra yirmi üç yılımı boşa geçirdiğimi ANLADIM. O zamana kadar Alevi olduğumu biliyordum daha ötesi yoktu. Evet gerçektende “cehalet saadetmiş”; yolumuzu öğrendikçe bir yandan gurur duyuyordum Alevi olmakla bir yandan da içine girdikçe içerdeki ayrılıkları görüp üzülüyordum. Kendimi çözümün bir parçası olmadığım için hep bir parça sorun olarak gördüm. En büyük eksikliği kendimde buldum…

Tabi ki bu sözlerim umutsuzluk üzerine kurulu bir bina değil temelinde göreceğimiz güzel günlerin inancıyla insan sevgisi var. Umutsuzluk elbette küçük yüreklerin işi bir şeyleri başaranlar ona gerçekten inananlardır. Gerçek olan tüm ışıklar sönse bile bir ışık yakmaktır.

Bizlere düşen önce kendi içimizdeki karanlığı daha sonra da etrafımızı aydınlatmak. İçinde ışık olmayan etrafına ışık saçamaz. Tıpkı “gözlerinde yaş olmayanın yüreğinde gökkuşağı olmayacağı” gibi

Bülent DEMİR

Başa Dön

 

 

 

5-EVLİLİK

 

        Bizler 72 millete bir gözle bakan bir inancın temsilcileriyiz. Yunusu’nda dediği gibi yaratılanı hoş gördük yaradan dan ötürü Aleviliğin temelinde buna dayanmaktadır. Din, dil, ırk,inanç,mezhep ayırmaksızın yaratılan herkese, her canlıya bir gözle bakmaktır.

      Çoğu zaman karşılaştığım bir soru var ki; madem ki Alevilik 72 millete bir gözle bakıyor, insan ayrımı yapmıyor. Evlilik konusuna gelindiğinde neden Alevi olmayan biriyle evliliğe karşı çıkıyor ?

     Benim düşünceme göre de Alevi olmayan biriyle evlenilmemeli bu karşımızdaki insanı hor gördüğümüzden dolayı değil yaşanabilecek bir çok sorunu engellemek için ...

        Evlendikten sonra bu birliktelik iki kişi arasından ailelere uzanıyor. Aileler baskı yapmaya kendi yönünü benimsetmeye çalışıyorlar. Namaz kıl, oruç tut, türban tak gibi bu terimler şimdi çok havada olsa da evlendikten sonra hepsi ile karşılaşabiliriz. Tek taraflı değil tabi ki faklı bir inanca sahip Alevi biriyle evlenirse oda çelişki yaşayacaktır. Çevremdeki gözlemlerime göre bizde olan hoşgörü evliliklere biraz daha yapıcılık katıyor. Hep şöyle bir lafla karşılaşırız   “ Aleviden kız alınır ama verilmez! Kız alırsak bizim gibi olur verirsek onlar gibi olur. Çok kötü bir söz. Ben tabi ki evlenmesinler, evlenemez kimse demiyorum evlen ipte mutlu olan çok fazla kişi var. Beni evlendikten sonra doğacak sorunlar endişelendiriyor. Evlenen çiftler ikisi de kendi inancını yaşayamayacaktır. Ya biri diğerinin kine geçecek, yada ikisi de ateist olup hiçbir inanca bağlı kalmayacaklar. Doğan çocukta aynı sorunu yaşayacaktır. Çocuğa hangi yön benimseyip hangi inanca sahip olacak ? daha çok baskı yapanımı benimseyecektir. Ne şekilde olursa olsun baskı ile hiçbir şey öğretilemez. Zaten peygamber efendimiz sas Hz Muhammed “ dinde zorlama olmaz” demiştir. Diğer bir yolda onunda ateist olması bu da bana kaçınılmaz geliyor.

        İnancımızın devam edebilmesi için aile yapımızın bozulmaması gerekiyor. Bu güzelliklerimizi devam ettirebilmek, inancımızı gelecek kuşaklara aktarmak istiyorsak ben evlilikte Aleviliğin ilk şart olduğunu düşünüyorum.  

Zübeyde DEMİR

Başa Dön

 

6-ELİNE,DİLİNE, BELİNE  HAKİM OL.

    Büyüklerimiz hep derki; “Eline, beline, diline hakim ol” Annem  dede kızı. Bende dede torunu sayılırım, sayılırım diyorum çünkü; babadan değil, anneden dede torunuyum. Dede torunu olmama rağmen Alevilikle ilgili hiçbir bilgim yok. O yüzden hiçbir zaman din, ırk ayrımı yapmadım. Taki yıllardır aynı mahallede oturduğumuz komşularımızın bizi, mevlit’e  çağırmalarına kadar. Şu ana kadar hepsiyle çok güzel komşuluk ilişkilerimiz vardı. Her zaman birbirimizin yardımına koşardık. Boşuna dememişler; “Komşu, komşunun külüne muhtaçtır”diye. Kapımız çalındı ve mevlite çağırıldık. Annem, ben ablam gittik. Kur’an okundu, dinledik sohbete geçildi. Kur-an okuyan hanım bize kendince Kuran’da yazılı bir olayı okudu.

             Dinleyin şunu; namaz kılmayan bir kişi, namaz kılan bir eve misafir olmuş. Ev sahibinin inancına göre evin bereketi kaçmış. Misafirin yemek tabağı, kaşığı evden uzaklaştırmak için dağa götürmüşler. Dağ bile dile gelmiş ve demiş ki:

             Ey kulum! Sen nasıl namaz kılmayan bir insanın tabağını, kaşığını benim eteğime bırakırsın? Bu dağın eteğinde namaz kılan kullarım var benim.

            Onlara kötü örnek oluyorsun!

            Kuran okuyan bayan diyor ki; “Namaz kılmayanın evinde yemek yenmez. Namaz kılmayana hizmet edilmez...”

            Kadının daha sözü bitmeden annem , ben, ablam birbirimizin gözünün içine baktık ve çok suçlandık. Diğer komşularımız olayın farkındaydı ama sanki her kesin dili tutulmuş gibiydi. Ben, ablam, annem gibi büyüğümüz varken olaya müdahale etmek bize düşmez diye sustuk. Biz bunu hakketmemiştik ayrım yapmadan evine misafir gittik. İnsan bildik onları fakat mâalesef onlar yobazlıklarını gösterdiler.

            Bu olay beni çok üzdü bazı insanlarla aramızda mesafe koyduk çünkü; böyle bir yalana Kuran’ı alet etmesi çok yanlış, kendi toplumuma daha da çok sarıldım. Garip Dede türbesi beni daha çok bilgilendirdi. Ben bir ev kızıyım, çalışma hayatım yok. Cemlere geldim etkinliklere katıldım bunlar beni daha da bilgilendirdi.

            Semahtaki arkadaşlarımı çok seviyorum çünkü; oradaki dostluklar çok saygın ve herkes birbirine karşı çok dürüst dostlukların bu kadar güzel oluşu benim oraya gitme isteğimi bir kat daha arttırdı.

             Garip Dede Türbesi’ne gidişimin bir başka sebebi de Alevilik hakkında aldığım bilgilerdir. Çünkü önceden Aleviler aleyhine kötü söz söylendiğinde kendimi savunamaz çekimser kalırdım. Şimdi hep toplumumu savunuyorum. Hem de ailemi bilinçlendirip, bilgilendiriyorum.

                                                                                                                      11.01.2003

                                                                                     Serpil TOPRAK

Başa Dön

 

 

 

7-ABDAL MUSA’ YA GİDERKEN…

             Garip Dede Türbesinin Semah Ekibi olarak ve diğer canlarla birlikte Abdal Musa Sultan’ın Dergahını ziyarete gidiyoruz. Yüreklerde sevinç ve heyecan vardı sadece. İsmini koyamadığım bir duygu içindeyim çok gitmek istediğim o yere gidiyorum, hem de semah dönecektim.

            Zaman gelmişti, kapıda bekleyen otobüslere bindik herkesin yüzünde sevinç vardı. Kimi ilk kez gidiyor olmanın merakını yaşıyordu kimi de oraları tekrar görecek olmanın sevinciyle gülümsüyordu. Ben ilk defa gidiyordum o anki duygularımı ifade etmekte zorlanıyorum. Çok büyük bir gurur vardı aslında…

 

            Genci, yaşlısı tüm canlar yerlerini aldı insanlar öyle sıcaktı ki bir birlerine sevgiyle bakıyorlardı. Yanlarına getirdikleri yiyeceklerini koltukları tek tek dolaşarak paylaşıyorlardı. Deyişlerle, türkülerle yolculuğumuza devam ettik. Yaşlı teyzelerin, amcaların bizlere bakarken gözleri parlıyordu. İçim huzur doluydu…

 

            Yolumuzun üzerindeki dergahları ziyaret ettik; ilk Bilecik’te Şeyh Edebali Türbesine gittik, niyaz olduk dualar ettik çok güzel bir manzaraya sahipti türbenin bulunduğu yer. Dedemizle beraber yemeklerimizi yedik, biraz dinlendikten sonra yolumuza devam ettik ve Eskişehir’de Seyit Battal Gazi Türbesine gittik, bu hak dostlarının dergahlarına yüz sürdükten sonra bir sonraki ziyaretimiz Suceaddin Veli Türbesi oldu. Otobüslerden indik, genişçe bir bahçesi olan dergahın demir kapısından içeriye girdik çok kalabalıktı ve meydanda cem yapılıyor, semahlar dönülüyor, aşlar pişiyordu o ortamdan o kadar etkilendim ki göz yaşlarımı tutamadım. Tıpkı büyüklerimizin, dedelerimizin anlattığı eski cemler gibiydi. Yaşlı insanların dizlerinin üzerine oturuşu, dedenin okuduğu duvaz imam, canların aşk ile Allah Allah deyişleriyle adeta büyülenmiş gibiydim.    

 

            Niyaz olup dualar ettikten sonra, akşam cem yaptık. Hasan dede ve Hüseyin dede cemi yürüttü. Semah döndüğüm ilk cemdi o atmosferi hayatım boyunca unutmayacağım. O küçücük mekanda çok büyük duygular yaşadık. Lokmalarımızı da yedikten sonra yolumuza devam ettik.

 

            Nihayet uzun fakat yorucu olmayan yolun sonuna geldik.  Antalya – Elmalı Tekke köyündeydik. Farklı vakıf ve cem evlerinden de turlar gelmişti, kalabalıktı. Çevrede bakkal, köy kahveleri ve evler vardı halk samimi gülümsemelerle misafirlerini selamlıyordu. Valizlerimizi  alarak kalacağımız evin yolunu tuttuk, ev sahibi karşıladı bizi gayet misafirperver olan Havva teyzeyle görüştükten sonra eşyalarımızı yerleştirdik. Herkes yorgundu ama halimizden gayet memnunduk. Sofra kuruldu, kapının önünde genişçe bir yerde minderlerin üzerine oturduk bahçe kapısında pembe güller vardı, ortam öyle güzeldi ki o an hiç bitmesin istedim. Yemeklerimizi yedikten sonra çevreyi dolaşmak için evden ayrıldık, köyün içine doğru yürüdük. Dükkanlarında duranlar, evlerin önünde oturan teyzeler, oyun oynayan çocuklar hepsi varlığımızdan memnun olmuşçasına bakıyorlar ve “Hoş geldiniz” diyorlardı.

 

            Yüzler bana hiç yabancı gelmiyordu, hepsine sarılmak istiyordum hiç görmediğim insanları özlemiştim adeta. Her yerde deyişler çalıyordu bayram yeri gibiydi köyün içi. Ziyarete diğer gün gitme planı yaptık. Kaygusuz  Abdalın heykelini gördüğümde kalbim daha hızlı çarpmaya başladı.

          

 Ben oradayım, Abdal Musa Sultan’ın huzurundayım!

 

Çiğdem ÖZDEMİR

                                                                                                                                                                                               (2006)

 

(Devam Edecek)

Başa Dön

 

 

8-GARİP DEDE VE BEN

 

            Buraya gelişim çok farklıydı. Aslında ailemle Türbe ilk yapıldığından itibaren gelip giderdim. Ama kurslara katılmak istememişimdir. Bir gün kuzenim  ile gezerken Türbeye uğradık bir baktım benden habersiz beni bağlama ve semaha kayıt ettiriyor. Ne yapıyorsun sen dememe kalmadı. Sosyal bir çevren olsun dedi ve yazdı. Ben tabi hayır diyemezdim. İçimden “haftaya giderim bir gün kurslara katılırım sonra bir şekilde kaçarım” dedim. Bütün bir hafta düşündüm Bağlamayı ben hayatımda elime bile almamışım nasıl tutulur, nasıl çalınır. Hem ben bağlamayı nereden bulacağım nerde satılır ki? Sonra Semah ne acaba folklor gibi bir şey mi? Birde oluşmayan sorular vardı ki onlarda orada öğrendiklerim Buda Alevilik, Cem, bunları hiç yaşamamıştım. Annemin ve Babamın beni başından savmak için kullandıkları yada sen küçüksün büyüyünce anlatırım dedikleri şeyleri ben büyünce duymak istemedim yada sormadım. Neyse Pazar günü olmuştu. Ve kursa gittim kardeşimle bağlama dersine girdik. Bağlama hocamız grubumuz yirmi beş kişinin üstünde olduğu halde “bu iş zordur herkes yapamaz Seneye iki üç kişi ancak kalır” demişti. Hocanın böyle konuşması sinirlerimi bozmuştu. Ama beni kamçılamıştı. Bir dahaki derse gelmeyecektim ama ben bir dahaki derse inadına gideceğim ve başaracağım bu işi dedim. Şimdi düşünüyorum da tecrübe konuşmuş dedikleri ne kadar doğruymuş senesine üç kişi kamıştık biz bir üst gruba geçtik sonra o da dağıldı bizde bir alt gruba geçtik.

             Semaha ilk girişim ise; gittim izledim Çok hoşuma gitti ve arkadaşlıkta çok güzeldi. Eski grupta bir ablamız vardı. Onu izledim tüm grup çok güzel yapıyordu. Bir gün o gruba gireceğimi düşünürdüm. Bir baktım her Pazar gider oldum. Sanki beni oraya çeken tılsımlı bir şey  vardı. Bir gün Gençlik Komisyonu başkanımız Hasan Koca beni çağırarak Hacı Bektaş’a benimde gideceğimi söyledi Beğenerek izledim grubun içindeydim artık...

             Hacı Bektaş Veli’ye gitmek üzere yola çıktık. Ailemden ayrı ilk defa bir yere gidiyordum. Ailemden, akrabalarımdan kimse yoktu. Korktuğumdan yada endişeden değil halkın karşısında ilk defa semah dönecektim ve bana destek olacak heyecanımı yenecek kimsem yoktu. Sabah saatlerinde Yunus Emre türbesine vardık. Ziyaretlerimizi yapıp kahvaltı ettikten sonra yola çıktık. Sazlı türkülü yolumuza devam ettik. Hasan dede türbesine vardık. Daha sonra Haydari Sultanın türbesine gittik. Akşam saatlerinde Hacı Bektaş’a vardık. Birinci gün Sabahı’na özel süpürgelerimizi alıp meydanı süpürdük. Daha sonra pankartları alıp alana gittik. Öğleden sonra semah çalışıyorduk, tam o sırada orta parmağım arı soktu. Telaştan bir oyana bir bu yana gidiyordum. Parmağımı toprak ile kocaman bir sargı yaptılar. Yukarı çıkıp semah çalışmasına katıldım ve kardeşim aradı. Ağzından yarım yamalak dedemin vefat ettiğini anlamıştım üstü kapalı bir şekilde konuşmasından

             Akşam altıda Açık Anfi Tiyatroda semah gösterisine çıktık. Bacaklarım titriyordu. Gözlerimden süzülen yaşlar o anki heyecanımı anlatıyordu. Heyecanla üzüntü bir aradaydı. Ailem beni niye izlemedi keşke onlarda yanımda olsalardı diye düşünüyordum. Semah gösterisinin ardından Hasan Dede’nin yaptığı ceme gittik. Çok etkilenmiştim Oradan çıkışı Hasan Abimiz aradı ve beni istedi; Ne yaptığımızı nasıl gittiğini sordu ve bizden istediği teşekkür belgesini alıp almadığımızı sordu Oysa ki biz ilk plaketimizi almıştık. Ve bana ailemle görüşüp görüşmediğimi sordu. Nereden bilirdim cenaze evinden çıkıp beni arayacağını bende dedeme bir şey olup olmadığını sordum O da “olsa benim haberim olmaz mı Hem ben ailenle görüştüm bir şey yok”dedi. Rahatlamıştım artık. Eve geldiğimizde bir teyzemiz semah ekibinden iki üç kıza yanında bana da “arkadaşlarınızdan birinin dedesi ölmüş sakın çaktırmayın dedi” O anda sanki başımdan aşağı kayar sular boşaldı. Ve sonunda benden gizledikleri sır yanlışlıkla bile olsa, ortaya çıkmıştı artık.

            Sabah kalktığımda herkes ağlıyordu. Hiç kimse ne olduğunu söylemiyordu. Televizyonun karşısına geçtiğimde İstanbul’da bir deprem olduğunu ve İstanbul’un yerle bir olduğunu söylüyordu. Bizim oturduğumuz ilçede sağlam bina kalmadığın söylüyordu. Ayrıca Televizyonda o anda Avcılar’ da oturan amcamın bloklarını yıkılmış olarak gördüm. Artık o andan sonrasını hatırlamıyorum. Ama herkes susturmaya çalışıyordu. Kendi kendime düşünüyordum. Binamız normalde aşağıdan bakıldığında üstüne gelecek gibi  yüksek yedi katlı, kesinlikle yıkıldığını düşünüyordum.  Telefonla arıyoruz ama ulaşamıyoruz. Hiçbir şekilde bağlantı kuramadık. Her şeyin bittiğini hayatımdaki herkesi kaybettiğimi düşünüyordum. Öyle bir dua ettim ki Hacı Bektaş’ a aileme bir şey olmasın diye. Öğleden sona kardeşim aradı. Ağlamaktan konuşamıyordum. Kendilerine bir şey olmadığını benim merak etmememi korkmamamı söyleyip teselli ediyordu. O kadar çok şükür ettim ki Allah a.

            Öğleden sonra İstanbul’a dönmek için yola çıktık. Yolda o kadar çok yıkılmış bina ve enkaz gördüm ki sokağa girinceye kadar kendi binamızın yıkılmadığına inanmıyordum.

            Böyle büyük bir deprem ve çaresizlik inşallah bir daha yaşanmaz

                                                                                                         Zübeyde DEMİR

 Başa Dön

8-

 

 

9-ÇAM AĞACI NEREDE

 

 

Martın ortasında soğuk ve karlı bir günde saat 23:00’de İstanbul’dan Hacı Bektaş’a doğru hareket ettik. Yanımda Nevbahar DEMETGÜL ile Özlemi vardı. Her ikisi de Hacı Bektaş’a ilk defa gitmenin heyecanını duyuyorlardı. Hasan Dede’ye (Kırıkkale) niyaz olduktan sonra Keskin’e doğru ortalık ağarmış yolumuzun dışında her yer bembeyaz karla örtülüydü. Nevbahar ve Özlemi ilk defa böyle bir doğa güzelliğiyle karşı karşıya olduklarını söylüyorlardı. Hele karşıki dağlardan kızıl güneş otobüsümüzün camlarına yansıyınca Neşet ERTAŞ Bozlaklar söylemeye başlamaz mı? İşte o zaman hepimiz derin bir duygu seline kapıldık. Mazot almak için durmasaydık sol yanımızdaki fidanlık, karşıdan gelen güneş üçümüzün taşıdığı duyguları yolculuğumuz bitene dek yaşayacaktık. Otobüsümüz yakıt alırken  Nevbahar’la Özlemi otobüsten inip o buz gibi,o tertemiz havayı ciğerlerine derin derin çekip bu güzelliğin tadına varıyorlardı…

 

Kırşehir derken Mucur işte Hacı Bektaş sapağı birazdan otobüsümüzün son durağı Hacı Bektaş’ tayız. Her zamanki sıcak yüzüyle Feyzullah karşılıyor bizi. Ben ona Nevbahar ve Özlemi’yi tanıştırıyorum, kucaklaşıyoruz. Çantalarımızı ona bırakıyoruz, günlerden Çarşamba olduğu için Hacı Bektaş pazarı var. Herkes el arabası ve binek arabaları ile haftalık ihtiyaçlarını gidermek için pazar gidiyorlardı. Nevbahar , Özlemi ve bana gelince bizim ne el arabamız var nede binek arabamız. Biz pazara yürüyerek gittik. Hava soğuk fakat üşümüyoruz. Mutluluktan mı sevgiden mi bilemiyorum ? Bu arada Nevbahar durmaz mı?

 

-         Aaa Burada Kız Meslek Lisesi var

-         Tabi var kızım.

 

Özlemi mutlak gidelim inceleyelim dedi bahçede bakımsız çamlar ve yaşları genç olmayan bir çok ağaç vardı. Bakımsız bir bahçeden geçtikten sonra bizi nöbetçi öğrenci karşıladı. Müdüre Leyla Hanımın gelip gelmediğini sorduk, hep erken geldiğini söyledi. Nöbetçi  öğrenci kapıyı çalıp müdüre hanıma ziyaretçileri olduğunu söyledi. Odasına girdik Nevbahar ve Özlemi tanıştıktan sonra sorular sormaya başladılar. Okulun yatılı olduğunu yurdun çeşitli yerlerinden 210 öğrenci olduğunu, zor koşullarda öğrenimlerini sürdürdüklerini çok eksikleri olmasına rağmen öğretim üyeleri ile tüm güçlükleri yenmeye çalıştıklarını anlattı. Bu sırada beden eğitimi öğretmeni Cansu hanım içeri girdi sırtında çok güzel bir eşofman ayağında güzel bir spor ayakkabı vardı. Ben bu arada meraklanmıştım “beden öğretmeni ilçede hep böyle mi dolaşıyor?” hayır birkaç okula birden eğitim verdiği için bu kıyafetle dolaşmak zorunda kalıyormuş konuştukça öğrendim.

 

         Bu arada çaylarımız gelmişti. Çayımızı içip bitirdikten sonra güzelliğine dayanamayıp bir tane daha istedim. Müdüre Hanıma bahçedeki ağaçları sordum “Ne kadar doğa sevgimiz olursa olsun çocukların sağlıklı eğitim görebilmesi için tüm gücümüzü harcıyoruz. Bahçeye yeterli süre ve ekonomik güç ayıramıyoruz” dedi. İzin istedikten sonra vedalaşıp aklımıza takılan onlarca soruyla oradan ayrıldık. Nevbahar ve Özlemi en az benim kadar üzüldüler.

 

         İhtiyaçlarımızı alarak pazardan çıktık. Tabi kadınların pazarda satışlarda egemen olması erkeklerin buna hiç ses çıkarmamaları  Nevbahar’ın dikkatini çekti.

 

-         Fırından ekmek almayacak mıyız ? dedi Özlemi

-         Hayır çocuklar burada çok güzel pide var.

-         Pide değil de lavaş alalım dedi Nevbahar her zaman ki gibi kısık bir sesle

-         İşte öyle bir lüksümüz yok, fırına bir gün önceden sipariş vereceksiniz ondan sonra ancak lavaş sahibi olacaksınız.

Söz sırası sanki Özlemi’deydi.

-         Ne çok dolu şu kahveler bu insanlar hiç çalışmazlar mı, yoksa Çarşamba günleri mi kalabalık oluyor ?

-         Hayır hayır buranın erkeklerinin büyük bir bölümü vakitlerinin çoğunluğunu kahvede geçiriyorlar.

 

Çalıştıkları dükkanlarda bulamazsınız, evlerine sorar iseniz kahvede olduklarını söyleyeceklerdir.

Neyse fırına geldikte bu konu kapandı. Nevbahar tutturdu yarına illa lavaş siparişi verelim. Siparişimizi verdik. Feyzullah’tan çantalarımızı alarak türbeye gittik niyaz olduk, oda ne ! orda duran çam ağacı yoktu. Neden yok olmuştu? Soracak kimseyi bulamadık yol yorgunuyduk üstelikte aç olduğumuzdan Kayseri caddesindeki yeni adıyla Mahsuni ŞERİF bulvarından yürüyerek evimize gittik. Hemen elektrik sobamızı açtık, sular donmuştu uğraşlarımız sonunda suyumuzu temin edip çayımızı demledik. Evin içi ısındı. Birde kahvaltımızı yaptıktan sonra her birimiz bir tarafta uykuya dalmışız.

 

 Süremiz kısıtlı olduğu için öğleden sonra zemzem suyu sokağından Çilehane’ye doğru yürüdük. Kırmızı toprak bize bakarken ; çocuklar hiç düşünüyor musunuz bu toprağın değişik katmanlarında Hünkarımız ve diğer ulularımız kaç defa geçti? Ya şu soldaki üzüm bağlarından o ulularımız bağbozumu yaşadılar mı, üzümlerini yediler mi? Şimdi karla kaplı bu tarlaları sürdüler mi? Onu katman katman toprağın altına inip toprağa ve doğaya sormak gerek.                                                                                                          

          Yürüyoruz…

-         Özlemi dikkat et kardelenleri ezeceksin!

-         Orada bir tane daha var.

-         Ne bir tanesi yukarıya doğru alabildiğine kardelen dolu.

 

            Arada bir Nevbahar ve Özlemi kardelenleri koparıp koparıp yiyorlar, nede hoş diyorlardı. Ne çabuk yukarı çıktık. Ya bu çirkinlik abidesi de ne diyor Nevbahar. Bilemediğim nedenlerle yapılmış, yıpranmış amfi tiyatro yılda bilebildiğim  kadarı ile 3 kez etkinlik düzenleniyor. Bu çirkinlik üzerine daha fazla konuşmaya gerek duymadık.

 

            Didar Ana’ya niyaz olduk, zemzem suyundan içtik, Mahzuni ŞERİF’in mezarını ziyaret edip başından bildiğimiz şiirlerini okuduk. Delikli taşın önüne durduk Nevbahar’la Özlemi delikten geçtiler. Bu doğa harikası kayaya delikli taşa baktık Hünkarımız burada yaşamış burada çilesini doldurmuş. Ulularımızın hangi koşullarda yaşamlarını sürdürmüş olduklarını hayal ederek yolumuza devam ediyoruz. Çamlara bakıyoruz bazılarına dilek bezleri bağlanmış. Dilek bezlerinin neden bağlandığını soruyor Özlemi. Bu soruya yaşadığım bir olayı anlatarak cevap vermeye çalıştım: Bir ağustos etkinliğiydi İstanbul’dan gelen bir grup genç burada yaklaşık 27 tane çam ağacı üzerindeki bezleri temizlemişlerdi. Temizlerken de bir çam ağacının dalının kurumak üzere olduğunu görmüşler buna üzülmüşlerdi. İnsanların damarlarını sıkıp kan dolaşımını kesmek gibi bir olaydı bu. Doğa insan eliyle kurutuluyordu.

 

          Biz yürümeye devam ediyorduk.

 

          İlerde çaput bağlı kurumuş ağaçları gördük işte o çocuklar bağırıyordu insanlara: ”Bir çaput bağlayıp dilek dileyeceğinize iki çaput sökün dileğiniz kabul olsun” diye. Nede güzel söylüyorlardı böylece çam ağaçları nefes alıp verecek ve kurumayacaklardı. Onların doğaya verdiği oksijenle insanlar hayat bulacaktı. Çaputu bağlayanlar bunu düşünemiyorlar mıydı?

 

         Neyse gelin sırtınızı şu kayalara verin bu kayalar görkemli tarihsel yapıtlar değil ama çok şeyler anlatıyor bana. Karşıda Erciyes var başında duman, zirvesinde kar eksik olmuyor. Bildiğim kadarı ile bu güzelliği başka hiçbir  yerde göremezsiniz çocuklar.

 

         Çamlar gelin gibi süslenmiş biz kara bata çıka yeniden Çilehane’ye geliyoruz, zemzem suyundan suyumuzu dolduruyoruz. Bidonlarımızla birlikte yürüyoruz. Türbede ki çam ağacını düşünerek eve vardık yemeğimizi yedik. Türbeye gittik, niyaz  olduk çam ağacının akıbetini yine öğrenemedik. Acaba bir yerde duruyor mu yoksa yakıldı mı? Yanıtını bulamadık.

 

         Ertesi sabah otobüse bindik bizi sıcak bir şekilde karşılayan Feyzullah aynı sıcaklıkla bizi uğurladı. Kırşehir’e doğru gidiyoruz ne olurdu müze müdürümüz Cevdet beyle görüşebilseydik de kendisine sorabilseydik çam ağacının akıbetini. Nevbahar’la, Özlemi’ye söz veriyorum Kız Meslek Lisesinin

belkide  Hacı Bektaş ilçesinin ekonomik savaşını, Türbedeki kurutulmuş, kesilmiş çam ağacının sonlarının ne olduğunu öğrenip kendilerine bildirecektim.

 

         Bolu’dan geçerken çam ağaçlarına takılıyor gözlerimiz. Onlarda gelin gibi süslenmiş Türbedeki kesilmiş çam ağacının acısını paylaşıyoruz onlarla.

 

         Yolculuk devam ediyor…

 

 

Kadir KARAKURT

 

Başa Dön

 

  9.

 

10-UÇARSU VE TÜRBE ZİYARETLERİ

 

            Abdal Musa Sultan’ın kerametinden biri olan Uçarsu’ya gidecektik. Arabayla gidilirse  15-20 dakikalık bir uzaklıkta dağlık bir yerdi, otobüslerin çıkmasının  imkansız olduğu yerden sonrasını yürüyecektik. Dağ yollarından geçmeye başladık, masmavi gökyüzünün altında tırmanıyorduk dağlara…

            Biraz gittikten sonra yeşil göle vardık, dağların arasında yeşil küçük bir göl… bununda bir hikayesi var bildiğim kadarını sizinle paylaşmak isterim; Abdal Musa Sultan misafir olduğu evin gelini kendisine su ikram ettiğinde yeşil gözlü geline “ Su, gözün gibi olsun” der ve gölün rengi değişir yemyeşil olur. Çok etkilendiğim bu yerde resimler çekildikten sonra yolumuza devam ettik.

            Artık yaklaşmıştık, su yolu göründü kenarında oturup yemek yiyenler, türkü söyleyen canlar vardı, ziyaret edip dönenlerle karşılaşıyorduk yolda. Herkes Uçarsu hakkında duyduklarını, okuduklarını anlatıyorlardı, değişik şeyler duydukça heyecanlanıyordum.

            Uçarsu hakkında kısa bir bilgi vermem gerekirse; dağın eteklerinde iki köy varmış, Abdal Musa Sultan bir gün o köylerin birinde içmek için su ister fakat köy halkından kimse su vermez Abdal Musa o köyden diğer köye gider oradakilerden bir yudum su ister ve onlar su verir. Diğer köy’e içerleyen Abdal Musa; “Yazın içmeye kışın geçmeye suyunuz olmasın” der. Ve değneğini yere vurur su fışkırmaya başlar.

            Fışkıran su Abdal Musa’ya su veren köye yazın şırıl şırıl akar fakat diğer köyde yazın su kururken kışın öyle bir su akar ki bir çok felakete sebep olur. Böyle yön değiştirdiği için adı UÇARSU olmuştur.

            Nihayet gelmiştik, Uçarsu daydım Şahım Abdal Musa’nın değneğiyle vurup su çıkardığı yerdi. Eğilip su içtik, orada bulunduğum için Allah’a şükrettim. Sadece oraya gidip görmek değildi önemli olan, Abdal Musa’yı hissetmekti akan suda, dağlarda, gökyüzünde, o her yerdeydi.

            Sonra aşağı tarafa indik ve ayaklarımızı suda beklettik, 10 saniyeden fazla tutmak neredeyse imkansız çünkü su buz gibi. Hava kararmaya başlamıştı, yanımızda götürdüğümüz yiyecekleri yedik, resim çekildik güneşin hafif batmasıyla beraber manzara daha da güzel oldu. Canların bir kısmı kenarda toplanıp oturmuş bir kısmı ise bidonlarına su dolduruyordu.

            Yavaş yavaş toplanmaya başladık, suyun içerisinden küçük bir taş aldım Abdal Musa, Uçarsu hatırası olarak… elimizde bidonlarla uzaklaştık Uçarsu’dan, gökyüzü sarıydı,dağların görünümü ara ara ve yaşlı ağaçlar, Uçarsu’yun sesi… İnsan hiç gitmek istemiyordu    

   Sonra ki gün meydanda semah döndük, Abdal Musa’nın  kendi elleriyle diktiği çınar ağacının altında semah dönerken o da bizi izliyordu sanki. O kadar heybetli ve ihtişamlı görünüyordu ki… heyecan ve gururla hizmetimizi yaptık. Türbeyi ziyaret etmek için semah kıyafetlerimizi değiştirdik.

            Türbeye giden  yolun dış kapısından içeri girdik. Kabirler vardı, Abdal Musa Sultanın evlatları ve torunlarıydı sanırım bahçesinde dolaştık. Türbenin kapısına gelmiştik, çok kalabalıktı, içerisi biraz boşaldıktan sonra kapıdan içeri girdik, genişçe bir yerdi duvarda resimler ve yazılar asılıydı hiç görmediğim resimler vardı.

            Küçük bir kapıdan daha  geçtik ve  Abdal Musa’nın huzuruna vardık, öyle değişik duygular yaşadım ki; hem ağlamam geldi hem de mutluluktan gülmek istedim, sandukası karşımdaydı. O anda içimden geçenleri, duygularımı hissettiğini biliyordum.

            Niyaz oldum, dualar ettim Allah’a daha yakındım sanki. Sandukanın alt tarafındaki yerde bir oyuk vardı, oradan toprak çıkartıyor, Abdal Musa’nın yeşil örtüsünden parça kesip alıyordu canlar. Türbenin içi kalabalık olduğundan çıkmak zorunda kaldık. Budala Sultanın Türbesi az ilerideydi onunda huzuruna vardık niyaz olduk. Kırklar Meclisi adıyla anılan fazla büyük olmayan yuvarlak yeşil bir alan mevcuttu yakınında. Oranın varlığından haberim yoktu, arkadaşlarımla oraya gittik.

            Anladın ki; sadece kitaplardan okumak ve başkalarından duymak yeterli değilmiş bu erenlerin ayak bastıkları, nefes aldıkları yerlere gidilmeli türbelerine yüz sürülmeliymiş.

 

Allah giden tüm canların ziyaretlerini kabul etsin, gitmek isteyenlere nasip etsin.

 Çiğdem ÖZDEMİR

Başa Dön

 Başa Dön

 

 

11- ALEVİYİM

 

        Yedi sene öncesiydi, ortaokul dönemlerindeydim.Bir arkadaşım Alevi olup olmadığımı sordu,Aleviyim dedim,surat ifadesi değişti ve neden daha önce söylemedin diye kızdı ve devam etti,bu kadar yakınlaşmadan arkadaşlığımı bitirirdim,dedi.Şok olmuştum neden böyle demişti?Kafamın içinde kocaman bir soru işaretiyle eve gittim ve anneme anlattım.


        Annem;Alevi olduğumuzu başkalarına söylemememi tembih etti,aklım iyice karışmıştı,devam etti ve Aleviliğin Ali'yi sevmek olduğunu,Sünnilerin Ali'yi sevmediğini söyledi.Üzülmüştüm,Alevi olmak kötü bir şey miydi,biz neden Aleviydik ?Okulda kötü söz söylediklerinde cevap veremiyordu, yıkanmadığımızı, kafir olduğumuzu,Allah'a inanmadığımızı ve daha bir sürü şey...


        Din derslerinde öğretmenlerin üstü kapalı hakaretleri,bunlar hep içimde birikti,daha olgun bir yaşa geldiğimde Alevilikle ilgili kitaplar okumaya başladım,merak ettiklerimi büyüklerime sordum.Artık inancımız,yolumuz hakkında,kimliğim hakkında bilgi sahibi olmuştum.Alevi olduğum için Allah'a şükrettim.Alevilik sevmekmiş meğer!


       Bu öyle büyük bir çınarmış ki bin dört yüz yıldır yapmadıklarını bırakmadıkları halde bu günlere gelmişiz,yıkılmadan,dimdik..Allah diyerek,Muhammed diyerek,Ali diyerek..

        Tarih'e baktığımızda çok canımız yanmış,bu uğurda evvela Şehitler Şahı İmam Hüseyin olmak üzere çok insanlarımızı kaybetmişiz,ama beni üzen şuanda kendi kendimize yaptığımız.
Bugün biz kendimizi yok ediyoruz,oysa atalarımız,dedelerimiz saklanarak gizlenerek içlerindeki aşkla getirdiler bu zaman bizi..Annelerimiz,babalarımız hiç bir şey bilmiyor, bilseler de anlatmıyorlar çünkü ;korkuyorlar..


    Günümüzde şartlar biraz daha lehimize,artık Cem ibadetlerimizi yapabiliriz,türkülerimizi söyleyebilir,semahımızı dönebiliriz fakat bu seferde yeni nesil bizi yok etmeye çalışıyor, çoğu genç Alevi olduğun inkar ediyor,korkudan değil maalesef o zavallılar Aleviliğin çağ dışı olduğunu düşünüyor.
Bir arkadaşıma(Alevi) Hz.Hüseyin'in kim olduğunu sordum ve bana bilmediğini söyledi,bu o kadar acı bir şey ki...Sohbet esnasında bu konular açıldığında,Aleviligin gereklerini yapmıyoruz dendiğinde,bazı canların söyledikleri içler acısı; "Aman o eskidenmiş,hangi çağda yaşıyoruz."Cem ibadetlerine neden gitmiyoruz dediğimde;" Öyle ibadet mi olur çalgılı türkülü."Bunları söyleyenler bizimle aynı inançta olan insanlar.
Bu ülkede yirmi milyon Alevi var ,istesek neler yapılmaz fakat kimse umursamıyor.

        Geçmişte yaşananlar unutuldu mu,bu uğurda Ali yolunda akan kanlar unutuldu mu,İmam Hüseyin unutuldu mu ?Gençlerimiz,bilmiyoruz diyorlar fakat gidip bir kitap alıp okumaya eriniyorlar veya işlerine gelmiyor desek daha doğru olacak.Oniki İmamlar orucunu tutmayı cahillik olarak nitelendiriyorlar..İbadet şeklimizi beğenmiyorlar..Her yönüyle Batı örnek alınıyor; müziği.giyim tarzı,yiyecekleri vs. peki inançlarına gösterdikleri bağlılıklarını,hassasiyetlerini neden örnek almıyoruz?Avrupa gelişmiş, çağdaş bir ülke ama kiliseler hala duruyor ve insanlar ibadetlerine son derece bağlı.
Sonuç şu ki bizler maalesef işimize gelen yönlerini görüyoruz..
 
         Lütfen,lütfen okuyalım,araştıralım çocukları yetiştirelim.Yolumuz yolların en ulvisi en doğrusu.

Bizim yolumuz doğruluk yolu
Bizim yolumuz sevgi yolu
Bizim yolumuz Hak yolu

        Sadece Alevi olarak doğmak Alevilik değildir canlar, gerektirdiklerine uymalıyız..


Şah Hatayi ne güzel söylemiş ;

Muhammed Ali'nin gittiği yola
Biz dahi gidelim yorulmayalım
İmamlar defterine kaydolalım
Bir başka defterde bulunmayalım


Sevdiğimiz bizim onlarda bilsin
İnsaf ehli olan insafa gelsin
Bir olsun,birlik olsun,dirlik olsun
Biz gittiğimizden Ayrılmayalım.
Şah Hatayi
 

Çiğdem ÖZDEMİR

(2006)

.

Başa Dön

 

1

 

12-TARİHİ İMPARATORLUKTAN BETON KRALLIĞINA       

 

İlkbahara yakışır bir hava var dışarıda: hani şu şairlere ilham veren. İnsanın içine  sevinç coşku, umut dolduran günlerden.

Oturduğumuz semtin Kanarya’nın  tren istasyonunda Halkalı’dan gelip Sirkeci’ye gidecek treni annem ve ablamla bekliyorum. Tren gelip perona yaklaştığında artık bende refleks haline gelmiş hareketimi yapıyor bir iki adım geri çekiliyorum. Bu alışkanlığa sahip daha kaç kişi var bilmem ama. Sanırım annemin çocukken yaptığı uyarıları fazlasıyla iyi dinlemişim.

         Cam kenarında oturdum. Benim oturduğum semt Küçükçekmece Gölü’nün kenarındadır. Bu sayede insanlar sabahları sahilde yürüyebiliyor. Ben de onları seyretmeye koyuldum. Pek fazla manzara olmasa da hatta koskoca semtin kanalizasyonu buraya aksa da buna katlanmaya mecburuz.

Çünkü Kanarya apartmanlarla dolu tam bir beton krallığı.

         Birden aklıma Kumkapı, Sarayburnu, sahilleri geliyor. Eskiden İstanbul’un tarihi semtlerinden olan Kumkapı’da oturuyorduk. Tabii böyle bir yerden kalkıp da son beş yıl içinde gelişmemiş sadece büyümüş bir mahallede oturmak açıkça söylemek gerekiyorsa dokunuyor.

Dört katlı yarı ahşap bir evde çocukluğumu geçirdim. Evimizin arka tarafında kilise vardı. Bu nedenle çan sesine yabancı değilim, saat geldiğinde kilisenin rahibi avludaki çana yönelir ve çana vururdu. O kiliseden aklımda kalan bir başka şey ise ablam ve dayımın oğlu ile beraber kilise bahçesinde oynayan çocuklara sırf eşek şakası olsun diye ceviz atmamızdı. Uzun bir süre buna neden sevindiklerini anlamadım. Şimdi düşünüyorum da gökten ceviz yağsa ben de sevinirdim.

Komşuların çoğu Gayrimüslümdü. Bakkalımızın adı Agop idi. En son geçen bayram eski ev sahibimizi ziyarete gittiğimizde ne Agop bakkal ne de Silva abla vardı En kötüsü ise aslında 6 yaşında kaldığım evin aslında o kadar büyük olmadığını fark etmem ve kilise bahçesinde artık çocukların oynamayışıydı.

         Saat 11:50, yaklaşık olarak 25 dakikadır yoldayız ve Bakırköy’e geldik. Hiç anlamıyorum İstanbul’da bunca alışveriş merkezi varken insanlar Bakırköy’de ne bulur? Oysa bizim Mahmutpaşa’mız vardı.

         Kumkapı’daki o ahşap evden sonra yine Kumkapı’da biraz daha Kadırga’ya yakın ve beton bireve taşındık. Bu sefer arkamızda kilise yerine bir umumi çöplük var, karşımızda bir camii Alt katımızda oturan Sevgi ile tanıştık bundan sonra her şeyi beraber yaşadık. İlklerimizi hep beraber yaptık. Çocukluğumuzu böyle güzel bir sahil kenarında geçirdikten sonra doğal olarak Küçükçekmece Gölünü yadırgıyoruz.

         Herşey tabi ki güllük gülistanlık değildi. Kumkapı’nın çoğu ahşap bakımsız evlerden oluşuyordu ve sokaklar dardı. Yani bir yangın çıktığında söndürülmesi pek kolay olmuyordu. Bir keresinde ablam,  Sevgi  ve ben bu yangınların birinde bizim evimize bir şey olacak diye çok korkmuştuk (ama alevler terasımıza sıçramıştı) bu nedenle camii avlusuna gidip dua etmiştik

         Tren Kazlıçeşme’de

Bir keresinde gece uykumuzun ortasında büyük bir gürültüyle uyandı bütün Kumkapı hatta Kadırga. Ben terastaki odunların devrildiğini sanırken ablam kıyamet kopuyor diye Kelime-i Şehadet getirmeye başlamış. Herkes okula doğru koşmaya başladı. Okulda yangın çıktığı söyleniyordu. Zaten alevleri görebiliyorduk. Ablam okul yanıyor diye ağlarken ben göbek atıyordum. Okumayı sevmediğimin herhalde yorumsuz en büyük kanıtı olsa gerek.

         Sonradan öğrendik ki Özgür Gündem Gazetesi’nin önündeki arabaya bomba koymuşlar. Her tarafta gazeteciler, polisler vardı. Meşhur olmuştuk artık Kumkapı’nın balık lokantalarından bir de şu Zeynep Uludağ meselesinden başka konuşulacak birşeyi vardı. Oysa anlatılacak ne çok güzel şey vardı. Ve o evimizde de yedi yıl geçirmiştik.

         O yedi yıl sonunda ise çocukluğumuza gençliğimizin ilk yıllarına sırtımızı dönüp şehrin hızlı ve çarpık kentleştiği bir yere. Kanarya’ya taşınmıştık.

         Sirkeciye doğru ilerliyor tren o kadar dalmışım ki yanımda annem ve ablamın olduğunu unutmuşum. Tarihi yapılar hemen göze çarpıyor. İçinde bulunduğumuz trenin o hızına rağmen ince ayrıntıları bulmak için çaba harcıyorum. Topkapı Sarayı’nın bahçesi, tarihi Osmanlı evleri, Ermeniler’in yaşadığı mahalle... Bunları şimdiki şu kombili yerleri parkeli lüks evlerle karşılaştırdığımda insana verilen değerin daha doğrusu insan hayatının ne yöne doğru ilerlediğini iyice ayırt edebiliyorum.

         Bundan bir sene önce Amcamın Gedikpaşa Yokuşun’da bulunan teras katında ki dükkanına gitmiştim. Camdan bakınca akıp giden hatta yok olan tarihe üzülmemek elde değil. Sokak arasındaki kiliseler harap olsalar bile ihtişamlarıyla göze çarpan binalar...

         Saat 12:10 Sirkeci’deyim.                                                               

Selma BAYRAK  

.

Başa Dön

 

 

13- SAKLAMADIM.

 

         Ben lise öğrenimi gören 17 yaşında bir Alevi genciyim. Bana ailem Alevi olduğumuzu söyleyince sanki bir anda kendimle gurur duydum. Alevilik hakkında o zamanlar fazla bilgim yoktu ama Garip Dede Türbesi’ne gelmeye başladığımda bilgim bir anda artmaya başladı. Bu bilgimi son iki yılda daha da artığına inanıyorum.

Bir gün din dersinde öğretmenimiz bizden din kitabının dışında konular anlatmamızı istedi. Ne büyük acıdır ki lise din kitabında Alevilik’e bir sayfa bile ayrılmamıştır. Öğretmenimiz bizim söylediğimiz konuları tahtaya yazdıktan sonra parmağımı kaldırdım ve kendisinden izin istedim. Öğretmenim izin verdikten sonra usulca ayağa kalktım ve anlatacağım konuyu söyledim. “Alevilik” dediğim anda sanki tüm sınıfın bakışları kara bulutlar gibi üzerime çöktü. Bundan etkilenmedim ve tekrar yerime oturdum. Herkes kendi istediği konuyu anlatacaktı. Öğretmenimiz bana; “Tamam Müjdat Aleviliği sen anlatacaksın” dedi.

Gerek türbemizin dedesi olan Fethi Erdoğan dedemden, gerek aile büyüklerimden, gerekse kitaplardan öğrendiklerimi yeterli bulduğumu düşünerek Aleviliğe de inanarak derse hazırlanmıştım. Artık kendime güveniyordum. Ve bu dersinde üstesinden geleceğime inanarak, kendi sürdüğüm yolu, erkanı, kısacası Alevilik’le ilgili bilgilerimi tüm sınıfa anlatacaktım. Öğretmenim ve arkadaşlarımda beni dinleyeceklerdi. Bu başıma ilk kez geliyordu. Ve gün geldi çattı. Din dersinden önce son hazırlığımı yaptım. Din dersine girdik. Tahtaya kalktım. Elime hiçbir kağıt almamıştım. Doğal olarak öğretmenimiz biraz şaşırdı. Bana, “Anlatma kağıdın nerede?” deyince ben de sadelikle “Elime kağıt almama gerek yok öğretmenim, ama size anlatacağım konu ile rapor  sunabilirim” dedim.

Hocamız da “ Konunu anlattıktan sonra masamın üzerine bırak” dedi. Yavaş yavaş konumu anlatmaya başladım. Aleviliğin dört kapı kırk makam üzerine kurulduğunu, Aleviliğin İslam dininin temeli olduğunu anlatmaya devam ettim. İslam’ın şartının beş değil kırk olduğu söyleyince sınıfta bir anda kargaşa çıktı. Herkes laf atıyor, “Anlatmasın hocam” diyorlardı. Ben onlara karşı hiçbir şey yapmıyor, onlar laf  attıkça ben susuyordum. Aradan biraz zaman geçti, öğretmenimiz sınıfı susturdu. Ben de konumu anlatmaya devam ettim. En sonunda bitirdim ve dersin bitimine beş dakika kala öğretmenimiz de biraz şeyler anlattı. Arkadaşlarıma da benim hakkımda biraz yorum yaptı ve şöyle dedi: “Çocuklar, siz burada arkadaşınıza laf atıyorsunuz. Bu sizin okul çapındaki seviyenizi düşürür. Arkadaşınız  burada sustu. Çünkü o artık yetişkin biri olmuş. Müjdat burada yanlış bir şey anlatmadı. Tam tersine Müslüman aleminin asıl süreceği yolu anlattı” dedi. Ben de yerimde öğretmenimi dinlerken izin istedim ve “Ben asla din konusunda yanlış bilgi veremem. Çünkü bu din, başka bir şeye benzemez. Arkadaşlarım ve tüm insanlar için anlattım. Sağolun,” dedim. Yerime oturdum. Zil çaldıktan sonra öğretmenimiz “Çıkışta beni bul” dedi. Ben de okul çıkışı öğretmenler kapısını açtım baktım ki öğretmenim oturmuş gazete okuyor. Yanına yaklaştım, “Öğretmenim, beni çağırmıştınız” dedim. Öğretmenim “ Müjdat, anlattığın konu beni çok etkiledi. Konunu anlattıktan sonra arkadaşlarına yaptığın o küçük konuşma senin ne kadar erdemli biri olduğunu gösterir. Sağol,”dedi. Bende “Asıl siz sağolun öğretmenim, siz orada bana o izni vermeseydiniz bu konuşmayı asla yapamazdım” dedim. Öğretmenim tekrar “Gelelim asıl konuya. Sana bir soru soracağım ama bana doğru düzgün yanıt vereceksin” dedi. Bende “Tamam öğretmenim, buyurun” dedim.

Aslında ne diyeceğini anlamıştım ama yine de sorsun dedim içimden kendi kendime. Bana “Alevi misin? dedi. Ben saklamadım. “Evet, Aleviyim öğretmenim” dedim. “Nereden anladınız?”diye sorduğumda, “Eline kağıt almamandan anladım. Bir insan kendi inancına, eline kağıt alarak değil, onu en iyi şekilde anlatarak sahip çıkar ve inancını belli  eder.” Ve ekledi “Raporun nerede?”  Ben  “Çantamda kalmış, buyurunuz” dedim. Bana “Tamam, gidebilirsin” dedi.”İyi akşamlar” dedim ve oradan ayrıldım. Bir din dersi daha böylece bitmiş oldu. Kendime inandım, güvendim, en iyi şekilde anlattım ve başardım.

 

                                                                                Müjdat BARÇIN 

Başa Dön

 

13-

 

14-İÇİMDEKİ PİR SULTAN

 

Önünde sıralı kavak ağaçları, saçları suya değen salkım söğütler. Bir yanda meyve ağaçları bir yanda sebze bahçeleri. Böyle bir yerdeydi çocukluğumun geçtiği ev. Simdi bana bile hayal gibi geliyor o günler. Öyle Anadolu’da bir köy değildi burası İstanbul’daydı çocukluğumun tozlu yolları.

Etrafımda benimle birlikte büyüyen betonları gördükçe buraları yeşilin son kalesi gibi görüyordum, çocukluğumun verdiği masumiyetle. Ama ne yazık ki o kalede düştü. Şimdi ne o derede balıklar kaldı nede dalından erik yediğimiz ağaçlar. Önce salkım söğütleri kestiler sonrada dere kirlendi; balıklar bize küstü bir daha hiç gelmediler.

Şanslıydım; en azından bunları yaşayabildim ya benim çocuklarım fotoğraflarda mı görecekler ağaçları.

Çocukluğum böyle bir ortamda geçerken Annemden öğrendim Alevi olduğumu o zamanlar bu saklanması gereken bir şeydi. Bunun bir çok nedeni vardı, en önemlisi Babamım işini kaybetme tehlikesiydi. Annem Alevilik hakkında bildiği her kelimeyi öğretti. Belki annesinden, babasından çok fazla bilgi alamamıştı ama duyduğu her şeyi bana anlattı. İstanbul’a gelmeden önce köyümüzde yapılan cemleri anlattı hatırladığı kadarıyla. Çünkü o zamanlar daha 13-14 yaşlarındaymış. Şu an bu satırları yazabiliyorsam bunlar annemin içime diktiği  fidanın dallarıdır.Evet gerçektende “ağaç yaşken eğiliyor.” Bu benim en değerli mirasımdır.

Aleviliği içimde ilk Pir Sultan’ın hayatını anlatan bir filimde hissetim. O’nun uğradığı haksızlıklar, zalimin önünde eğilmemesi, haklı için canını ortaya koyması beni çok etkilemişti Pir Sultan’a olan sevgim o günlerde başlamıştı. Benimde Sivas’lı olmam beni Pir Sultan’a daha da yaklaştırmıştı.

Lise Son sınıftaydım Edebiyat kitabımızda Pir Sultan’ın bir nefesi vardı, o konuyu işleyeceğimiz günü sabırsızlıkla bekliyordum. Hayatını anlatan içinde tüm eserlerinin olduğu bir kitap aldım. Derse hazırlandım, fakat o güne geldiğimizde o ana kadar çok sevdiğim edebiyat öğretmenim “Bu konuyu işlemeyeceğiz” dedi. “Neden” diye sorduğumda bana : Osmanlıya karşı çıkardığı ayaklanma sonunda asılarak öldürülen biri olduğunu söyledi. Çok kızmıştım ben o kadar basit olmadığını biliyordum eminim ki o da biliyordu. “Bu kadar basit mi hocam” dedim yüzüme baktı hiçbir şey söylemedi. Ama yinede o konuyu işlettirmedi. (Ama ben uzun bir süre her gece o konuları işledim)

Ders çıkışında samimi olduğum bir arkadaşım neden bu kadar tepki verdiğimi sordu. Bende ona Alevi olduğumu anlattım. Çok şaşırdı “Sen şimdi Alevi misin” dedi (Daha sonradan konuştuğumda bana kendisine Alevilerin hep kötü anlatıldığını ve kendisinin beni çok iyi bir insan çok iyi arkadaş olarak gördüğünü birden Aleviliği bana yakıştıramadığını söyledi. Ama sonradan benden özür diledi)

Bu benim Alevi olduğumu ilk söyleyişim oldu. O günden sonra hiç saklamadım. Anladım ki bizler bunu gizledikçe hiçbir şey değişmeyecekti.

Hayatımın dönüm noktası Garip Dede Türbesi’ne ilk geldiğim gün oldu. Bir daha kopamadım, burada bulduğum dostluğu, sevgiyi daha önce hiç yaşamamıştım. Her gün yeni bir şeyler öğreniyorum. Açtığım her kapıda yolumuzun ne kadar güzel olduğunu gördüm. Pir Sultan’ı daha iyi anlıyordum artık.

Şimdi biz Garip Dede’de her gün büyüyen bir aileyiz. Bu ailenin bir parçası olduğum için kendimi şanslı sayıyorum.

                                                                                                                      2003

Bülent DEMİR

Başa Dön

-

 B

15-HAYATIMDAKİ YENİ BİR BAŞLANGIÇ; GARİP DEDE

 

         Askerliğim bittikten sonra hayatımda yeni bir sayfa açılmış gibi oldu. Kendime yeni arkadaşlar edinmeye başladım. İlk olarak Mehmet Şengil’le tanıştım birlikte bizim köyün (Malatya’nın Pötürge ilçesi Hüsükuşağı köyü) 48 cumalık, cemlerine katılıp Alevilik YOL ve ERKANI’nı öğrenmeye çalışıyorduk, bu arada Celal Fırat’la tanıştık ve bir konuşmamızda bizlerin Garip Dede Türbesi’ndeki semah kursuna neden katılmadığımızı sordu. Ertesi gün semah kursuna yazıldık ve o gün bugündür burada olmamız gereken yerdeyiz. Burada ilk olarak Celal Fırat derken Selçuk Tuğrul, Serdar Toprak, Nurcan Demir, Zübeyde Tuğrul, Bülent Demir, Sevgi Tuğrul ve bir çok ismini sayamadığım bu arkadaşlarım gibi güzel arkadaşlar edindim. Başlangıçta 60 kişilik olan semah öğrencileri daha sonraları isimlerini bile öğrenemediğim arkadaşların hem kurstan ayrılmasıyla daha az bir sayıya düştü. Bu arkadaşların ayrılış nedeninin ne olduğunu bilmiyorum ama bence burada önemli olan semah figürleri değil Alevilik yoluna hizmet olduğu ve de burada yapılan işlerin Hak için olduğudur

Daha sonraları dedenin bizlere vermiş olduğu derslerden ve cemlerden öğrendiklerimiz bilgilerle bu yola aşık olduk. Söylenenler hep birlik, beraberlik içersinde bu amaç doğrultusunda ilerlemektir. Büyüklerimiz güzel duygular aşılıyordu bizlere nasip olurda iler ki zamanlarda bu bildiklerimizi de yeni nesillere aktarmak isteriz bunlardan birkaç tanesi; büyüklerimize saygı , küçüklerimize sevgi, gönül kırmamak, kinden kibirden uzak durmak ...vb. gibi çünkü bu yolda gönül kırılmaz. Bu yol ulu yoldur.

05.01.2003

Doğan GÜLTEKİN  

                                                                                                               Başa Dön

16-1400 YILLIK HAZİNENİN YARALARI                

        

Alevilik, bana göre İslam’ın temeli ve dört kapı kırk makam üzerine kurulmuş bir inanç olarak görüyorum. Alevilik Müslüman alemine verilmiş en güzel bir yol olduğunu düşünüyorum. Müslüman Alemi Hz. Hüseyin’in katledilişini biliyorlar ama yinede Yezidin yolundan giderek İslam dinini o kadar yıpratıyorlar ki, şimdi İslam dini paramparça bir şekilde . B