|
ALEVİLİK NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Resullah’ın son zamanlarında ve ölümünden sonraki dönemde, İslam’ın ulusunun kim olacağı konusu çok tartışılmıştır. Açık- kapalı pek çok işaretlere dayanarak “Ali olsun” diyenler, Aleviliğin tarihsel inşasına “Ashabı Ali Aleviliği”nin ilk temel taşlarını döşemişlerdir. Ashabı Ali Aleviliği, dinsel anlamda bir Alevilik değil, Ehlibeyt’ten olanların ayrıcalıklarından ve Hz. Ali’nin kişiliğinden (mevcut erdemlerin ona kazandırdığı üstünlükten) kaynaklanan bir Ali taraftarlığıdır. Hadislerden ve nihayet Hz. Ali’nin tartışma götürmez müktesebatından (kazanımlarından), ilminden ve düşüncesinden almıştır. Öyle ki, hasta yatarken durumunun ağır olduğunu fark edince çevresindekilere “Bana kağıt, kalem getirin, size bir vasiyetname yazayım ki, benden sonra katiyen dalalete düşmeyiniz, doğru yolu kaybetmeyiniz”,demesine rağmen, isteğinin yerine getirilip getirilmemesi konusunda orada bulunanlar arasında ikililik çıkması ve Ömer bin Hattab’ın, Peygamberin kendinde olmadığını, hastalığın şiddetinden dolayı sayıkladığını, Kuran var iken vasiyetnameye gerek olmadığını söylemesi sonucu, Ömer Hz. Muhammed’in vasiyet yazmasına engel olmuştur. Bu şekilde, Hz. Muhammed vasiyetini yazamadan dünyasını değiştirir. Hz. Muhammed’in vefatı karşısında; başta Hz. Ali ve Fatımatı Zehra olmak üzere yakın çevresi büyük bir şok yaşarken, sevenleride şaşkına dönerler. Bu arada, yani Hz. Ali, Hz. Fatıma, Selman-ı Farisi ve aile yakınları ile İslam cemaati acı içinde Hz.Muhammed’in cenaze işleriyle uğraşırken, Ömer adeta yangından mal kaçırırcasına, etkisi altına aldığı bazı kimselerle bir oldu bittiye getirerek Ebubekir’i halife ilan eder. Arkasından da herkesi kılıç korkusu ile Ebubekir’e biat’a zorlar. Görüldüğü gibi, Halifelik seçiminde gerçek olan şudur: içine entrikaların, politik oyunların karıştırıldığı aralarında ki, kişisel problemlerin de seçimde belirleyici rol oynadığı, siyasi bir tercih (seçim) yapılmış olup, sonuç, kesinlikle ilahi bir vahiy değildir. İşte İslam tarihinde ki en büyük ayrılık , bu olay ile başlamıştır. Bu olaydan sonra Hz. Ali tarafını tutanlara tarihçiler Ali yanlısı olmalarını ifade etmek için Alevi demişlerdir. İslam’dan önce Haşimiler ve Emeviler arasında var olan çelişkiler bu olgu ile sertleşerek devam etmiş ve Ebubekir’in önce Muaviye’nin kardeşi Yezid’i, sonra da o ölünce Yezidin kardeşi Muaviye’yi ordu kumandanı olarak civar eyaletlere göndermesi, Ebubekir’den sonra onun vasiyetiyle halife olan Ömer’in Muaviye’yi Şam valisi olarak ataması ve son olarak ta halife Osman’ın bütün Suriye’yi Muaviye’nin emrine vermesi, Emeviler’in yönetiminde ne kadar etkin olduklarını gösterdiği gibi, Muaviye ve Yezide en büyük imkanları sağlayanların Ebubekir, Ömer ve Osman olduğu da açıkça görülmektedir. Osman’ın öldürülmesinden sonra, İslam aleminin başına,Medinelilerin ısrarı üzerine geçen Hz. Ali, Muaviye’yi görevinden alır. Ancak, Muaviye ve onun yakın çevresi Hz. Ali’nin halifeliğini kabul etmezler ve Osman’ın öldürülmesinden dolayıda onu sorumlu tutaraktan ona karşı savaş açarlar. Tarihte Sıffın savaşı olarak geçen bu savaşı Hz. Ali kazanmak üzere iken, yine tarihte Hakem olayı olarak bilinen hileli bir seçim sonrası iki başlı bir yönetim ortaya çıkmıştır. Bu arada oluşan gruplaşmalar ve çıkan kargaşalar sonucunda Hz. Ali Hariciler tarafından kalleşçe katledilmiştir. O’nu Hz. Hasan’ın Muaviye tarafından öldürtülmesi izlemiştir. Ve daha sonra da, Hz. Hüseyin ve çocuk , yaşlı,72 kişilik ehlibeyt soyu Yezid askerleri tarafından Kerbela denilen yerde katledildiler. Peygamber soyuna yapılan bu insanlık dışı muameleye ve hunharca işlenen cinayetlere Yezidden sonra onun yerine geçen oğlu 2. Muaviye bile isyan etti ve hilafetinin 40. gününde Ümeyye camisinde verdiği hutbede; peygambere salavat getirerek, Ali’nin faziletlerinden bahsetti, Kerbela şehitlerine yapılan zulmü bir bir anlatarak, zalimlere lanet okudu ve sonra da konuşmasına şöyle devam etti: “Ey nas biliniz ki ben bu zulmün devamına tahammül edemem. Hilafet makamı Ali’ye ve evladına ait bir makamdır. Ben bu hakkı gasbetmekten Allah’a sığınırım ve kendimi bu makamdan geri alıyorum”. Ali taraftarlığının dinsel bir sözcük anlamı kazanması Hz. Ali’nin ölümünden sonraki süreçte, İslamiyetin özünden saptırılmasıyla ve İslam coğrafyasının tümünde Ali taraftarlarının etkin biçimde ortaya çıkışıyla gerçekleşmiştir. Özellikle yukarıda anlatıldığı üzere, saltanat ve çıkar uğruna İslam dinini dejenere eden bu dejenerasyona kitleleri inandırmak için Peygamberin yolu anlamını çağrıştıran bir deyimi kendilerine sıfat olarak seçen, (ehli sünnet ve cemaat) Hz. Muhammed’e ve Hz. Ali’ye onulmaz bir düşmanlık besleyen Süfyanilerin, camilerde Hz. Ali’ye küfretmeleri Evladı Resulden olanları peşpeşe öldürmeleri ve özellikle Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’i ve ailesini zalimce katletmeleri ve bunu yapanların hem devlet hemde Sünni niteliği taşıması, bir yandan Ali şiası olgusunu güçlendirirken, diğer yandan İslam dininin özüne yönelik yorumları nedeniyle o zamana kadar uygulanan Resmi din’in alternatifi haline getirmiştir. Bu anlamıyla, Ali objesinin temsil ettiği Alevilik; özünden saptırılmış, dayatmacı, cebriyeci, hatta zalim ve kan dökücü bir din anlayışına karşı hem Peygamberin murat ettiği amacı; hem İslamiyetin gerçek mesajıyla örtüşen din anlayışı;hem Hz. Ali’nin yetkinliğini, liyakatını ve rey’ini; hem Muhammed-Ali’den gelen nesle özgü imameti; hemde Tevhid- Risalet-Maad’dan oluşan “İslamın Şartı” nın Velayet ve Adalet ilkesiyle birlikteliğini kapsamıştır. Emeviler’in zulmü yaklaşık 90 yıl sürmüştür. Bu zulme direnen halk, Ehlibeyt adına Eba Müslüm Horasani’nın etrafında toplandı ve oluşan bu güçle birlikte Ehlibeyt hakkı olan iktidarı (Ebu Müslimle) elde etti. Ancak Hz. Muhammed’in amca çocukları olan Abasın soyundan gelen Abbasoğulları iktidarı Ehlibeyt adına almalarına rağmen , onları kendilerine rakip görüp Emeviler döneminde olduğu gibi, tekrar Ehlibeyt soyuna zulüm yaptılar. Görüldüğü gibi Emevi ve Abbasi dönemlerinde ikdidarda bulunanlar, sadece saltanatlarını sürdürebilmek için, İslamı bir paravan olarak kullanmışlar ve bu şekilde amaçlarına daha kolay ulaşmışlardır. Halk ise, bütün bu olup bitenleri gördüğü halde, herhangi bir müdahalede bulunup düzeltmeye kadir olamadıkları için gayz ve kinlerini yenip nefislerine hakim olmuşlardır. Bu ise elem ve teessürleri artıkça arttırdı. Ehlibeyt ise, bu(zulüm düzenine) duruma karşı çıkıp, her ne şart altında olursa olsun, dedelerinin kurup yaydığı gerçek İslamı uygulamaya çalışmışlardır. Mezheplerin ortaya çıkması, İslam dinini farklı uluslara genişlemesi ve dolayısıyla farklı kültürlerle tanışması sonucunda, Kuranı ve Hadisleri farklı yorumlayan dini çevrelerin meydana çıkması ile olmuştur, yoksa Hz. Muhammed ve Hz. Ali döneminde mezhep diye bir olgudan bahsetmek söz konusu bile değildir. Bu gerçekten hareketle Alevilerde mezheplere karşıdırlar. Onlar kendilerini peygamber Hz.Muhammed’in mezhebinden kabul ederler. Böyle bir mezhepte olmadığına göre, onlarda kendilerini mezhepler üstü görürler. Ancak mezhep oluşumlarının oluştuğu Abbasiler döneminde ve daha sonraları, İslam ‘ı Ehlibeyt soyunun temsil ettiğini kabul ettikleri için büyük bilgin ve Ehlibeyt soyunun güzide temsilcisi 6. İmam Cafer’i Sadık ve o’nun adı verilen mezhepten kendilerini sayarlar. Yani; Aleviler Allah ‘a o’nun son Peygamberi Hz. Muhammed ‘e kutsal kitabı Kuran’a ve yolun yiğidi Hz. Ali ve Ehlibeyt’ine sonsuz sevgi ve saygı duyarlar bu duygu ve düşünceleri ise şu üçleme ile ifade etmişlerdir: “ YA ALLAH, YA MUHAMMED, YA ALİ…
Hüseyin ORHAN Dede “Alevilikte İbadet”
|