SORU-CEVAP'IN KONUĞU, ALEVİLER ÜZERİNE TEZ HAZIRLAYAN ANTROPOLOG AYKAN ERDEMİR:
Aleviler üzerine
hazırladığı doktora teziyle Harvard'da üstün başarı derecesi alan
Erdemir, 'Aleviler önce kucaklaşma değil, haklarının verilmesini
istiyor. Kadro vermek patron-yanaşma ilişkisi olur' dedi
3N+1K
KİM: Antropolog Aykan Erdemir, 11 yıldır Aleviler ve Alevilikler
üzerine çalışıyor. Ama bir kamuoyu araştırmacısı gibi değil, tam
da bir sosyal antropolog gibi çalışıyor. Onlarla yaşıyor, onlarla
dem alıyor, onlarla lokma yiyor, futbol oynuyor, piknik yapıyor.
Bu gözlemlerinden çıkardığı teziyle Harvard Üniversitesi
Antropoloji ve Orta Doğu Çalışmaları ortak programında doktorasını
yaptı (2004). Üstelik kendisi söylemekten çok hoşlanmasa da "Üstün
başarı derecesi"yle. İstese akademik kariyerine Harvard'ta devam
edebilirdi, ama aynı yıl ODTÜ'ye döndü. ODTÜ'nün gözbebeği
akademisyenlerinden biri olan (bu değerlendirmeye öğrencileri
dahil) Erdemir, halen Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi ve Sosyal
Bilimler Enstitüsü'nde müdür yardımcısı. Aynı zamanda
Karşılaştırmalı Sosyal Bilimler Enstitü Anabilim Dalı Başkanı ve
Humboldt Üniversitesi-ODTÜ ortaklığında yürütülen Türk-Alman
Sosyal Bilimler uluslararası çift diploma yüksek lisans programı
direktörü. Sosyoloji Derneği ve Anadolu Halk İnançlarını Araştırma
Derneği yönetim kurulu üyesi. Ali Yaman ile ortak kaleme aldığı "Alevism-Bektashism:
A Brief Introduction" adlı bir kitabı, Alevilik üzerine çok sayıda
Türkçe ve İngilizce makalesi mevcut.
Bilkent mezunu olan Yard. Doç. Dr. Aykan Erdemir 33 yaşında.
Bursalı. Annesi, babası, kardeşi mühendis. Ama eşi kendisi gibi
sosyal bilimci ve Boston Üniversitesi'nde doktorasını yapmış bir
arkeolog. "Çiğdem Papatya" adında bir yaşında bir kızları var. Ve
şimdi asıl merak edilecek hususu da biz belirtelim: Erdemir Sünni
kökenli.
NEDEN: Herkesin fihristi aynı. Deprem olunca "D", Ermeni meselesi
çıkınca "E", Kürt sorunu konuşuluyorsa "K". Hatta isterseniz "Ke",
istemezseniz "Ka"… 21 Kasım'da AKP'nin Alevilikle ilgili projesi
duyulmaya başladığından beri ise şimdi fihristin bir de "A"
sayfaları açık. Oradan aranan, bulunan uzmanların yardımıyla ne
olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Fakat bugün sizi medyaya
çıkmayı pek sevmeyen, yani fihrist dışı bir Alevi uzmanıyla
tanıştıracağız. Bakalım Harvard'lı uzman Aykan Erdemir'in gözünden
AKP'nin projesini nasıl okuyacaksınız.
NE ZAMAN: 30 Kasım, Cuma günü.
NEREDE: ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nde.
Söze ilk olarak Antropolog Aykan Erdemir'in Başbakan Erdoğan'la
ilgili görüşlerinden başlayalım. Erdemir, Başbakan'ın Alevi
meselesine girmekle çok cesur bir adım attığını düşünüyor. "Bu
bence çok çok önemli bir girişim. İyi niyetli de olsa kötü niyetli
de olsa çok büyük bir iş. Siyasi yelpazenin çok farklı
kesimlerinde hep tabu olarak görülen, çözüm için adım atmaktan
kaçınılan bu konunun en azından gündeme getirilmesi dahi çok
olumlu" diyor.
İkinci baştan dikkat çekeceğimiz husus ise Erdemir'in Başbakan'ın
işinin çok zor olduğu tespiti. İki nedenle:
1- İçinden geldiği gelenekçi Sünni cemaatten tepki görmesi
ihtimali çok büyük. Çünkü Erdemir diyor ki: "Evet, Sünnilerin
Alevilere karşı nefret ve hakaret dolu söylemlerinin kamusal
alanda dile getirilmesi ayıp hale geldi. Artık ayıplı sözleri
kullansalar bile 'pardon' deyip geri alıyorlar. Fakat mahrem
ortamlarda aynı inançlarını ve söylemlerini yeniden üretiyorlar.
Üstelik bu kesimin siyasi olarak nerede durduklarını tahmin etmek
de çok güç. Çünkü bunlar gelenekçi Sünnilerin bilinçaltı
değerleri. Yani hem AKP'li hem de AKP'li olmayan bir kesimden söz
ediyoruz."
2- Başbakan hiçbir zaman karşısında
homojen bir Alevi topluluğu bulamayacak. Çünkü yine Erdemir diyor
ki, "Tek bir Alevilik yok; Alevilikler var. Tıpkı tek bir Sünnilik
olmayıp, Sünnilikler olduğu gibi. O yüzden Başbakan'ın karşısında
bulduğunu sandığı Alevi tavır sadece ilişkiye geçtiği kesimin
tavrı olacak. Bu da çok yanıltıcı."
Peki, ama madem bu girişimin daha baştan önemli iki açmazı var, o
zaman acaba büyük hata nerede yapılıyor? Alevilere Diyanet'te
kadro açılması önerisinde mi, Muharrem iftarı davetinde mi,
Başbakanla Aleviler arasında aracı olan isimlerde mi, ya da başka
bir noktada mı, ama nerede?
İşte Erdemir'in bu soruya verdiği yanıt çok çarpıcı. O, özellikle
gelenekçi Sünni kesimin pek de düşünmeye alışık olmadığı bir fikir
ortaya atıyor. Bu meseleye, ilk açtığınızda soğuk gelebilecek bir
pencereden bakılması gerektiğini söylüyor. Erdemir'in dediği şu:
"Alevi örgütlerinin birinci derdi kucaklaşmak değil. Bunu olumsuz
anlamda söylemiyorum. Ama Alevi örgütlerinin birinci derdi
haklarının verilmesi. Mahkemelerde hakimler hiç taraflara 'Önce
öpüşün, barışın, yemek yiyin, dost olun, sonra gelin derdinizi
çözelim' der mi? Hakimler önce hukuki anlaşmazlıkları çözer. Zaten
sıcak ilişkilerin ön şartı da önce haksızlıkların giderilmesidir.
Eğer Alevileri kazanmak, bir haksızlığı yok etmek istiyorsanız,
onlara önce haklarını verin."
Yani yüzyılların acı
deneyimlerinden sonra Alevilerin "Bizi sevin, bizimle de iftar
yapın" diye öncelikli bir derdi yok. Onlar gönül indirilmiş
duygusal bir ilişkiden çok hukuksal, demokratik bir ilişki
istiyor. Ancak ondan sonra güvenecekler. Ancak bu şekilde yeni
bölünmelere, kırgınlıklara mahal vermeden bir proje etrafında el
ele tutuşabilecekler. Aksi takdirde duygusal işler tehlikeli.
Çünkü öyle bir ortam gerçekte henüz yok.
"Doğru anlamış mıyız" diye soruyoruz Erdemir'e, Erdemir, "Aynen
böyle" deyip devam ediyor: "Çünkü unutulmasın ki biz burada
adaletli bir padişahın kullarını çağırmasından bahsetmiyoruz. Laik
bir cumhuriyette uzlaşma, lütfetmekle olmaz. Burada bir müzakere
vardır, taraflar vardır, hep örselenmiş ve sayıca çok büyük bir
topluluk vardır. Siz eğer bu insanları uzlaşmaya davet
ediyorsanız; 1-Tüm paydaşlara karşı şeffaf olacaksınız. 2-
Kapsayıcı olacaksınız. 3- Güvene dayalı bir ilişki kuracaksınız.
4- Eşit yurttaşların bir masaya oturduğu izlenimini vereceksiniz.
Oysa bu girişim bu dört maddede de başarısız. Çok olumlu
olabilecek bir süreç ne yazık ki iyi yönetilemiyor."
"İyi yönetilemiyorsa rafa kalkar…
Başka bir bahara kalır… Bugüne kadar nasıl yaşanıyorsa yine öyle
devam edilir. Nedir bu kadar telaşlanacak?" demeyin sakın. Erdemir
bu konuda çok endişeli. "Toplumlar için inanç meselesi çok hassas
bir iştir. En ince fırçayla çalışmanız gerekir, ama ne yazık ki
bizim siyasetçilerimiz hep en kalınını kullanır" diyen Erdemir şu
uyarıda bulunuyor:
"Eğer Alevi girişiminin bu Sünni merkezci halinde ısrar edilirse
girişim ters teper. Alevilerle Aleviler, Sünnilerle Sünniler,
Alevilerle Sünniler, Türkiye-AB arasındaki ve siyasi partilerin
kendi içlerinde gerilim artar ve bu gerilim geri dönülmez
kırgınlıklara, bölünmelere yol açar. İş tahmin edilenin ötesinde
boyutlar kazanabilir. En kötüsü ise toplulukların arasında zaman
içinde gelişebilecek bir uzlaşma süreci erken bir tarihte
baltalanmış ve tüketilmiş olabilir."
Gerçek açılımın koşulları
"İyi ama hükümet ne yapsın? Geçinmeye gönlü olmayan Aleviler…
Çözüm yerine, sorunun devam etmesini istiyorlar. İlk kez Sünni bir
Başbakan el uzatıyor, onu bile beğenmiyorlar." Ya böyle düşünenler
de çıkarsa? İşte bizim bu tercümemize Erdemir şu yanıtı veriyor:
"Alevilerin ne istediğini aslında
herkes biliyor. Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin
kurumsallaşması. Bir mezhebin egemen konumuna son verecek bir
hukuksal zemin yaratılması. Yani:
A) Diyanet'in kaldırılması.
B) Devletin Milli Eğitim eliyle Sünnilik dersi dayatmasına son
vermesi.
C) Tüm inançların ibadethanelerinin statülerinin aynı olması.
D) Nüfus cüzdanlarında nasıl kim Fenerbahçeli kim Galatasaraylı
diye yazılamıyorsa, inanç hanesinin de çıkarılması.
E) Bunların isteğe bağlı değil, toplumsal huzur açısından herkes
için geçerli olması."
Aleviler için masaya bu maddeler gelmediği sürece gerçek bir
açılım paketinden söz edilemeyeceğini söyleyen Aykan Erdemir
sonunda cümlesini şöyle bağlıyor: "Benim şu anda nabzını
tutabildiğim kadarıyla Türkiye'nin Alevi coğrafyasındaki temel
hissiyat oldukça olumsuz. Bu projeye şevkle sarılan bir Alevi
bulmak kolay değil. Yani evet, Başbakan yüzünü doğru tarafa
çevirmiş, Alevilere dönmüştür. Fakat böyle bir girişimle geri bir
adım atmıştır. Ya da Başbakan Alevilere doğru bir adım atma
niyetindedir, fakat sırtı Alevilere dönük olduğu için yanlış yönde
ilerlemektedir. Hangisini seçerseniz seçin sonuçta bu girişim
böyle giderse Başbakanla Alevilerin arası bir adım daha açılır."
- Başbakan'ın Muharrem
iftarına katılması Aleviler için ne kadar önemli?
Doğrusu Muharrem iftarı kavramının hitap ettiği çok sayıda Alevi
topluluğu olduğunu düşünmüyorum.
- Edenler için?
Onların açısından da şöyle bir sorun var: Burada Muharrem ayı
Alevilerin ayı olmasına karşın Başbakan ev sahibi konumunda olunca
bir etkinliği dayatıyor görüntüsü oluşuyor. Oysaki bir Alevi için
davete gitmek yerine kendi ikram ettiğinin bir Sünni tarafından
yenmesi çok daha fazla kıymetlidir. Çünkü bu hala bir tabudur.
Kimi Sünniler "Alevilerin kestiği haramdır" deyip Alevilerin
sunduğu eti yemezler. Devlet memurlarının Alevi örgütlerini
denetlerken kendilerine sunulan yemekleri "Ben Alevi'nin kestiğini
yemem, bana yemek getirecekseniz dışarıdan getirin" dediklerine
şahsen tanık oldum.
- Başbakan davet etmese de Alevilerin davetine gitse, o zaman
bir anlamı olur mu?
Olmaz, çünkü zaten asıl mesele iftara bakış açısında. "Ortak iftar
yapalım, çünkü bu bize de yabancı değil" anlayışı sakat. Yine her
şeyi kendi bildiklerine benzeştirme, yine Sünni merkezci bir
yaklaşım söz konusu. Oysaki aradaki fark çok. Muharrem ayı
Alevilerin yas ayıdır, Sünnilerin Ramazan ayı ise 11 ayın sultanı.
Sünnilerin en çok tüketim yaptıkları ay Ramazandır, Alevilerin en
az tüketim yaptıkları ay Muharrem. Sünniler Ramazan'ı eğlencelerle
geçirirler, Aleviler Muharrem matemi boyunca gülmezler. Ramazan'da
oruç suyla ve şükrederek açılır, Muharrem'de ise neredeyse sudan
uzak durulur, hatta daha çok tuzlu yiyip, su içmeyerek Hüseyin'in
çektiği acıları duyumsamaya ve empati kurmaya çalışanlar vardır.
- Belki Başbakan da bu empatiyi kurmak istiyor?..
Ama şu ana kadar böyle bir mesaj hiç verilmedi. Kaldı ki Alevilik
tebliğci, misyoner bir inanç olmadığı için başka inançlardan
insanların kendileri gibi inanmalarını ve matem tutmasını da
beklemez. Alevilerin "Bir Sünni gelsin, bizimle matem tutsun,
iftar yapsın" diye bir ihtiyacı yok. 50 maddelik talep listeleri
olsa bile sıra "Bizimle iftar yapılsın" maddesine gelmez.
- Sizin öneriniz ne?
Eğer ille de duygusal bir adım atılacaksa ben Sayın Başbakan'a bu
tip zorlama bir iftara katılmak yerine aşurenin yapılıp
dağıtıldığı bir dergâha gidip, Alevilerle birlikte sıraya girip,
büyük kazandan herkes gibi aşure yemesini ve bugüne kadarki
ayrımcı uygulamalar için özür dilemesini önerirdim. Bu daha
gerçekçi, daha sıcak, kuşkulara yer bırakmayacak, anlamlı bir
etkinlik olurdu. Bir Alevi için bu da çok önemlidir. Çünkü ne
yazık ki hâlâ Alevilerin getirdiği aşureleri "içine tükürülmüştür"
diye çöpe döken Sünnilerin hikâyeleri var bu ülkede.
- "Aleviler hep Diyanet'te
Sünnilere verilen kadroya laf ederdi; alın size dedeler ve
zakirler için 2 bin kadro" deseler, ne yanıt verirsiniz?
Alevilerin her çeşit inanç sahibi yurttaştan toplanan vergilerin
sadece egemen olan inanç kesimine aktarılmasına karşı çıktıkları
doğru. Ama çözüm olarak hiçbir zaman "Bize de kadro verilsin"
demediler. Alevilerin devletleşme gibi bir hedefleri hiç olmadı.
- Kadroyu kabul eden dede ya da zakir hiç mi çıkmaz yani?
Elbette bireyler bazında buna ihtiyacı olan çok sayıda dede ve
zakir olduğunu ben de biliyorum. Bunu kabul edecek çok kişi var.
Belki çevrelerinde ayıplanırlar, belki cemaatlerindeki
saygınlıkları azalır, ama bu kadar işsizlik varken buna boyun
eğenler de çıkabilir. Fakat bunun adı bir uzlaşma değil, önemli
olan o.
- Yani bir istihdam paketi gibi mi?..
Evet, sanki seçim öncesi geçici işçi alma paketi gibi. Halbuki
diğer talepler hiç dikkate alınmadan siz istihdamla yola
çıktığınızda bunun tek bir okuması olabilir: Patron-Yanaşma
ilişkisi. Aleviler bunu nasiplenme, arpalanma önerisi olarak
görür. Onların böyle bir talebi yok.
- İyi de bir kadroları olmayacaksa hangi çatının altında
toplanacaklar?
Bizim inanç alanında toptan bir kurumsal tasarıma ihtiyacımız var.
Örneğin benim önerim Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir üst kurula
dönüşmesi. Nasıl EPDK, BDDK varsa, Türkiye'deki inanç sektörünün
tüm işleyişini denetleyecek ve düzenleyecek, fakat hizmet
sağlamayacak bir "İnanç İşleri Üst Kurulu" olabilir. Onun altında
da her inanç grubu kendi hizmetlerini sağlamakla, finanse etmekle,
devletin koyduğu yasal çerçevede yürütmekle sorumlu olur.
- Ama ya o zaman irtica alır başını giderse; böyle de bir korku
var?
Zaten bu paranoya sayesinde laiklerle muhafazakârlar uzlaşıyor.
Korku üzerinden statükoyu korumaya yönelik bir yaklaşım var.
Üstelik ben bu yaklaşımı da kendini korumak isteyen Diyanet
İşleri'nin tetiklediğini düşünüyorum.
- İyi de ya bütün imamlar birden Hizbullahçı olursa?
Buna iki yanıtım var. 1- Cemalettin Kaplan da, Hizbullah imamları
da zaten bu sistemden çıkmıştır. 2- Bir hizmetin bizzat
üretilmesi, yani mülkiyetiyle denetim aynı zannediliyor. Oysa
mülkiyet olmadan da denetim olabilir. Bu denetim oldukça da
korkulara gerek kalmayacaktır. Aksine Diyanet'in mevcut enerji ve
insan kaynaklarının sadece dörtte biriyle bugünkünden çok çok daha
fazla denetleme yapılır.
- Peki o zaman Alevilik, Kadirilik, Nurculuk, Bahailik,
Ortodokslar, Katolikler vs. gibi alt başlıklar mı olacak?
Buna vatandaşların kendileri karar verir. Vatandaşlar hangi diğer
vatandaşlarla birlikte bir inanç grubu oluşturacaklarına, kendi
inanç önderlerini nasıl belirleyeceklerine, onların giderlerini
hangi kaynaklarla karşılayacaklarına, ne şekilde ibadethaneler
yapacaklarına karar verebilmeliler. Devlet de belli alanlarda
müdahale edebilir. "Bu ibadethanenin yangın çıkışı yok, hijyen
problemi var, inanç önderlerinizden belli pedagojik formasyon
talebim var" diyebilir.
- Alevi örgütlerinin faydalandığı bir rant var mı?
Bir insan isterse tüm inanç grupları içinde rant bulabilir. Oysaki
inanç hizmetlerinin devlet eliyle sunulmadığı bir sistem içinde bu
rant tartışmaları da kendiliğinden bitecektir. Özel sektöre bu
kadar güvendiğimiz bir dönemde neden inanç alanında yurttaşlara
güvenmiyoruz? Böylece "çok cami yapıldı, imamların maaşları çok
düşük" tartışmaları da son bulur. Yurttaşlar kaç cami istiyorsa o
kadar cami yaptırmalı. Hatta istiyorlarsa kubbelerini altından
yapsınlar. İstiyorlarsa imamlarını doktora dereceliler arasından
seçsinler ve gerekirse maaşlarını da ayda 10 bin YTL yapsınlar. Bu
tamamen o cemaatin vereceği bir karardır. Aleviler de isterlerse
dedelerini dört dil bilenler, zakirlerini de konservatuar
mezunları arasından seçsinler. Bizim bunlara karışmaya hakkımız
yok. Aksi halde rant suçlamasından hiçbir inanç sistemini
kurtaramayız. Madem eğitimde, sağlıkta piyasaya güveniyoruz, gelin
inançta da piyasaya güvenelim. Oysa Türkiye'de Diyanet İşleri
Başkanlığı neoliberalizm dönemdeki özelleştirme furyasına bile
direnebilmiş en büyük KİT olmaya devam ediyor.
- Siz Alevilikle ilgili
bazı soruların baştan sorulmaması gerektiğini savunuyorsunuz;
niçin?
1- Çünkü Alevilik, Aleviliktir. Bu yanıtla da diğer tüm inançlar
yetinmek zorundadır. Bir Alevi Aleviliğin yol, sürek, tarikat,
felsefe, kültür olduğunu söyleyebilir. Ama dünyayı Sünni bakış
açısından ibaret sayan bir yaklaşım, bu kelimelerle ne demek
istendiğini anlamaz bile. Mesela Aleviliğin dört kapısından
birincisi şeriat, ikincisi tarikat, üçüncüsü marifet, dördüncü
hakikattir. Ama o şeriatın ya da tarikatın ne demek olduğu
Sünnilikle açıklanamaz.
2- "Alevilik İslam içinde midir yoksa dışında mıdır? Kaç çeşit
Alevilik vardır? Aleviliğin özü nedir? Alevilik tarikat mıdır?" Bu
soruların sorulması aynen şuna benziyor: İkinci Dünya Savaşı
sonrasında Yahudilere "Nazilerin sizlere yaptıkları muameleden çok
üzgünüz. Bunları tazmin etmeye çalışacağız. Fakat önce bize bir
anlatın: Yahudilik nedir, kaç çeşit Yahudilik vardır, önce bir
aranızda anlaşın, tek bir ses olun, sonra hemen sorunlarınızı
çözeceğiz" demek gibi. Abes ve maksatlı. Kötü niyetli. Sorumluluğu
Sünnilerden alıp Alevilere yükleyen. Alevilerin bölünmesini
kolaylaştıran ve sorunun üzerine gitmelerine engel olan. Aleviler
kendi içlerinde bunları tartışabilir, ama haklarını almak için
başka hiçbir din grubuyla bunları tartışmak zorunda değiller. Aksi
halde onlara "Önce siz tek bir örgüt ve sınırları belirlenmiş bir
Alevilik olarak karşımıza çıkın" demek imkansız bir projedir. Bu
ipe un sermedir. Kaldı ki hiçbir inanç grubu bunun altından
kalkamaz.
3- Bir de lütfen tam tersini düşünün: Alevilerin çoğunlukta ve
baskıcı olduğu bir ülkede Sünniler yaşıyor ve onlara hep şunlar
soruluyor: "Sünnilik İslam içi midir, Sünnilik nedir, kaç çeşit
Sünni vardır." Bu sorular uzlaşma üreten sorular değil.
- Bu paket konusu gündeme
geldiğinden beri Alevilerde "Ay değil, bayram değil, eniştem beni
niye öptü" şüphesi oluştu. Niye bu kadar şüpheciler?
Çünkü genelde bu paketi reel politikanın bir stratejisi olarak
görüyorlar. Mesela, bu paket için "Alevilerin yoğun bir şekilde
hukuk yolunu kullanmasından bunalan hükümetin savunmacı bir adımı"
diyenler var. "Hem AB hem AİHM sürecinde sıkışan hükümetin
manevrası" diyenler var. Ya da yaklaşan yerel seçimlere yönelik
oportunist bir manevra olarak anlamlandıranlar var.
- Siz hangisine inanıyorsunuz?
Ben bu üç, çok dar çerçeveye indirgenemeyecek bir çaba olabilir
diye düşünüyorum, ancak ne yazık ki bu çaba mevcut çerçeve içinde
görünür kılınamaz. O yüzden de böyle yalnız reel politik
manevralar olarak yorumlanır.
- Peki sizce bu paket AKP'li milletvekili Reha Çamuroğlu'nun
bireysel çabası mı; yoksa arkasında tam bir hükümet ve parti
desteği de var mı?
Zaten Alevi yurttaşlar açından bir başka sorun da şu; bu sürecin
sahiplerinin ve takipçilerinin kim olduğunun bilinmemesi. Çok
farklı algılar var. Ben hükümet ve AKP tabanında da çok farklı
algılar olduğunu düşünüyorum.
- Sizce Çamuroğlu'nun Alevi olması bir avantaj mı?
Aslında Alevi yurttaşların "Biz bu işi sadece Alevilerle yaparız;
AKP içinden bir Alevi çıkarsın, biz onula müzakere edelim" diye
bir istekleri hiç olmadı. Herhangi bir inançtan ya da inançsız
herhangi bir kişiyle maddeler üzerinde konuşabileceklerdi. O
yüzden Çamuroğlu olması elzem değildi.
- Aleviler içinde Çamuroğlu ismi üzerine bir mutabakat oluştu
mu?
Çamuroğlu elbette önemli bir entelektüeldir. Ancak Alevi örgütleri
içinde kendisiyle ilgili gittikçe artan soru işaretleri var.
Siyasetteki rotasını çok fazla kere değiştirmiş biri olması
Aleviler açısından hoş karşılanmıyor. Üstelik bu yalnızca siyasi
kimlikle ilgili bir problem de değil. Alevilerin gözünde rotanın
sık değişmiş olması Yol'a ilişkin bir sorun. Özellikle büyük
güçler karşısında eğilmeme, bükülmeme, kaybedeceğini bildiğin
davalardan dönmeme gibi motiflerin, inancın merkezinde yer aldığı
Aleviler için bu tip siyasi manevraları barındıran bir siyaset
tarzı çok sorunlu görünebiliyor.
- Sanki Aleviler vergiyle
inanç arasında ciddi bir ilişki kuruyorlar?..
Bu ABD'de de böyledir. ABD'deki inanç gruplarına tek müdahale yeri
vergi dairesidir. Çünkü bir cemaatin bir inanç grubu olarak
tanınması devlet nezdinde tek bir fark yaratır, vergiden muafiyet
farkı. Dolayısıyla bir grup insanın bir inanç grubu oluşturup
oluşturmadığı onların vereceği vergi muafiyeti kararıyla doğrudan
bağlantılıdır. Eğer Türkiye'de de herkes verdiği vergisi kadar
hizmet alıyor olsaydı, başkalarının vergilerinden haksızca
nasiplenenler olmasaydı belki herkesin Diyanet'e bakış açısı da
değişebilirdi. Çünkü Türkiye'deki statükonun devam edebilmesinin
sırrı vergiyle inanç arasındaki ilişkinin yokmuş gibi
yapılmasından, saklanmasından kaynaklanıyor.
- "Alevilere bazı
imkanların tanınması diğer tarikatların da devlet tarafından
tanınması ihtiyacını doğuracak; böylece Tekke ve Zaviyelerin
Kapatılması Kanunu değiştirilecek" diye bir iddia var. Hatta bunun
Anayasa değişikliği öncesine getirilmesi bile manidar bulunuyor.
Siz ne dersiniz?
Eğer Sünni muhafazakârlar böyle bir niyet içindelerse eminim bu
cambazlığı da yapabilirler. Burada niyet önemlidir. Çünkü Aleviler
bir bahane olarak kullanılabilir. Alevilerin buna nasıl tepki
verecekleri ise ne kadar risk almak istedikleriyle ilgili bir şey.
- Ama aslında sizin önerdiğiniz "İnanç İşleri Üst Kurulu"
projesinde de kanun değişikliğine ihtiyaç yok muydu?
Değişir, ama yerine farklı bir yapılanma konur. Son kertede hep
denetleme olması nüansı önemli.
- Alevilerin Mustafa
Kemal'le bu kadar güçlü bağlar kurmuş olmasının sebebi ne sizce?
Aleviler çok heterojen bir toplum, ama oldukça hatırı sayılır
Alevi için Mustafa Kemal büyük bir siyasi önder olmaktan öte, çok
mistik anlamlar taşıyan bir insandır. Alevilerde Hz. Ali'nin, Hacı
Bektaş Veli'nin, Şah İsmail'in özlerinin tenasüh ya da
reenkarnasyon dediğimiz yolla Mustafa Kemal'in bedeninde yeniden
dünyaya geldiğini algılayanlar var. Bu özü daha sonra Deniz
Gezmiş'e taşıyan ufak bir kesim bile söz konusu. Halk için hak
yolunda savaşmış kişilerin belli bir özü paylaşan kişiler olduğu
yaklaşımı var.
- Peki Mustafa Kemal ve Alevilikle ilgili iddialar?..
Evet, Mustafa Kemal'in çok inançlı bir Bektaşi olduğuna inanlar
var. Cumhuriyet'in pir evi protokolüyle 1919'da Mustafa Kemal
tarafından ilk kez Alevilere açıklanmış bir proje olduğuna inanlar
da var. Bu insanlara göre laik cumhuriyet yalnızca aydınlanmacı
bir proje değil. Aynı zamanda mistik bir proje. Anadolu'da
adaletin, birliğin sağlanmasının, kâmil insana varılmasının tek
yolu olarak görülüyor.
- Laikler acaba bu mistik duygularla mı her korkuya
kapıldıklarında, öfkelendiklerinde Anıtkabir'e ağlayarak
gidiyor?..
Evet, bu önemli bir sebep. Çünkü Türkiye'de laiklik ve cumhuriyet
gerçekten bir kesim yurttaş için sadece bir siyaset meselesi
değil, bir ahlak, inanç ve din meselesi. Bu sebeple Türkiye
dünyadaki tüm Müslüman nüfusa sahip ülkelerden farklı bir anlamda.
Laikliğin mistik tabanı olan yegâne Müslüman ülke Türkiye belki
de. Dolayısıyla laikliğin Türkiye'deki toplumsal tabanları çok çok
kuvvetli. "Batı icadı", "Tepeden inme getirildi" gibi
eleştirilerin tam aksine cumhuriyet, çok yerel, bu toplumun çok
içinden gelen, geleneklerimizden çıkarılıp kurumsallaştırılmış bir
anlayış ve değer. Fakat ne yazık ki bu Türkiye'de ve dünyada
yeteri kadar takdir edilemiyor. Bunu görmemekte direnenlerin
körlüklerinin bilimsel değil de politik olduğunu düşünmek gerek.
- Ya Mustafa Kemal karşıtları "Biz de mistik karşı çıkıyoruz"
derlerse?..
Benim orada şöyle bir yorumum var: Cumhuriyet'e ve Mustafa Kemal'e
karşı çıkmak için gerekçe gösterilen, bu geleneksel, töresel
olduğu iddia edilen reaksiyonel karşı çıkış aslında son derece
modern, yeniden üretilmiş ve yeni geliştirilmiş bir yaklaşımın
sonucudur.
- Ayağı dışarıda mı diyorsunuz?
O kelimeyi komplocu pozisyonuna düşmemek için özellikle
kullanmıyorum. Ama çok da yerli ve kadim bulmuyorum. Çünkü
tarihsel olarak çok gerilerde köklerini bulamıyorum. Daha çok
cumhuriyet modernleşmesinin dönüşümünün sonucu olarak üretilmiş,
gelenekmiş gibi sunulan bid'atlar.
- Sizce Türkiye'de askerin
Alevilik meselesine bakışı nasıl?
Alevilerin ayrımcılığa, şiddete maruz kaldığını bilen yabancı
araştırmacılar İspanya, Yunanistan örneklerinden de yola çıkarak
bu ayrımcılığın merkezinde Türk ordusunun da yer aldığını,
dolayısıyla Alevilerin de orduya karşı çok olumsuz baktığını
düşünür. Fakat ben aksi yönde örnekler verdiğimde çok şaşırırlar.
Örneğin Gazi olayları polisin çekilip ordunun gelmesiyle
bitmiştir. Maraş olaylarında hayatta kalanların hayatta kalma
sebebi polis değil, ordudur. Ve bugün Avrupa'da siyasi mülteci
olarak yaşayan, devletle çok sorunlu ilişkileri olan pek çok Kürt
Alevi, Maraş ve Gazi olaylarıyla ilgili olarak ordu aleyhine
konuşmazlar. Genelde hep polisi eleştirirler. Bu da çok anlaşılır
bir şeydir, polis önyargısıyla ilgili değildir. Sekter bölünmeler
yaşayan toplumlarda, yani mezhep ayrılıklarının kurumsallaştığı
(Bakın Kuzey İrlanda, bakın Türkiye) toplumlarda polis de sekter
bölünmelere uğrar. Kuzey İrlanda polisi nasıl Protestan güdümünde
ve Katolikleri ezen bir kurumsa Türkiye polisi de özellikle 12
Eylül'den sonra Sünnileştirilmiş bir devlet örgütüdür ve hiç
istemeden de olsa Alevilere karşı ayrımcılık üreten bir yapısı
vardır.
- Peki ordu niçin sekter bölünmeye uğramıyor?
Bunun sosyolojik bir nedeni var, çünkü Türk ordusu aristokrat
kastların yönetimindeki profesyonelleşmiş Latin Amerikan
ordularından farklı olarak orta-alt sınıf kökenli subayların
komutasındaki bir vatandaş ordusudur. Bizim dar subay kadromuzun
dışındaki askerler açısından sekter bir yapılanma olası değildir.
İçinde her inançtan yurttaş vardır. Ama örneğin Kuzey İrlanda'da
hem polis Protestan'dır hem de Kuzey İrlanda'daki Katolik
ayaklanmasını bastırmak için gönderilen ordu, ağırlıklı olarak
Protestan ve İngiliz bir ordudur. Latin Amerika ordularında da
aristokrat kesimlerin sözü çok geçtiği için vatandaş ordusu
niteliği zayıftır. Dolayısıyla Türkiye'deki ordunun heterojen
kimliği Aleviler için görece olarak daha tarafsız bir şekilde
algılanmasına yol açıyor.
- O zaman Türk ordusunun "Alevi subaylar" ordusu olduğu
iddiasına ne dersiniz?
Hatta daha da ileri giden bir iddia vardır… Türkiye'nin "Alevi
subaylar diktası" tarafından yönetilen bir Baas rejimi olduğu
iddiası… Tabii bunlar Türkiye'nin Sünni muhafazakar fantezileri,
ama psikolojik olarak önemli bir rol oynuyorlar siyasetimizde. Bir
yandan Alevilere karşı nefreti körüklerken, diğer yandan da
Türkiye'de sanki ezilen kendileriymiş gibi bir his yaratarak,
gerek mevcut sistemi meşrulaştırıp, gerekse kendi egemen
konumlarını doğallaştırıyorlar. Çünkü "Biz Alevilerin sırtından
100 bin kadromuzu finanse etmiyoruz" diyemezler. Onu diyemedikleri
için "Bu sistem zaten Alevilerin dayattığı bir sistem" diyorlar.
- Sizce de gerçekten CHP,
Alevileri kaybediyor mu?
Diyalog zayıf, partiye ilişkin hoşnutsuzluk çok yüksek noktada.
Fakat bir başka ülkede bu durumdaki bir seçmen grubu çok daha
büyük oranlarda kopuşlar, küsmeler yaşardı, ama Türkiye'de bu
olmuyor. O yüzden de ilişkilerin en gerildiği dönemlerde bile
Alevilerin oldukça kayda değer bir bölümü hala CHP'yi destekliyor.
Ben size bir antropolog olarak şöyle bir örnek olay aktarayım.
İstanbul'da seçim dönemine rastlayan bir saha araştırmamda bir
Alevi gence hangi partiye oy attığını sordum. Bu gencin CHP'li bir
aileyle, kendi radikal sosyalist arzuları arasında sıkıştığını
biliyordum. Sandıktan döndüğünde bana, "Sosyalistlere oy
atacaktım, ama benim bu elim gitti yine CHP'ye oy verdi" dedi. Ve
suçu sağ eline yükledi. Yani kendi bilinci, inancı, siyaseti
dışında vücudunun bir parçası gidip yine CHP'ye oy veriyor. Bu
Türkiye'den çok da ayrıksı bir örnek değil aslında.
K
- Sizce Alevilik ve sağ
siyaset bir arada olur mu?
Bence olabilir. Sağ sol bence bizzat sınıfsal temelli bir
konumlanma. Aleviler de kırdan kente göç sürecinde gerçekten
sınıfsal olarak farklılaşıyorlar. Bugün bir Alevi büyük
burjuvazisi de var, Alevi proletaryası da, Alevi orta sınıfı da…
Dolayısıyla bu farklı kesimler kendi çıkarlarını, isteklerini
siyasi yelpazenin farklı noktalarındaki partilerle de dile
getirmekteler, getireceklerdir de...
- Ancak Sivas ve Maraş'ı bir kenara koyup MHP ya da AKP'ye oy
veren Alevilere "asimile olmuş" da deniyor?
Ben asimilasyon kelimesini kullanmak istemem, olumsuz bir değer
yargısı içerir. Ama şunu belirtmeyi tercih ederim: Bu kişiler,
kendilerini, ailelerini, inançsal topluluklarını anlamlandırmada
temel referans noktaları artık Sünni muhafazakâr değerler olmuş
kişiler olabilir. Bir insan AKP'ye oy veriyor diye elbette
Alevilikten çıkmaz. Zaten böyle bir fetva vermek de kimsenin hakkı
değildir. Fakat burada bir radikal kırılma, hayatı farklı görme,
daha doğrusu daha farklı değerleri içselleştirme de söz konusu
tabii.
- Yani siz buna "asimilasyon" yerine "kırılma" ya da "dönüşüm"
diyorsunuz?
Kesinlikle evet. Ve bir unutma… Unutma olmadan bu olamaz. Çünkü bu
sadece sınıfsal çıkarlarla açıklanabilecek bir tercih değil. Siz
eğer gidip babanızı dedenizi, kardeşinizi komşunuzu mağdur etmiş,
onlara fiziksel olarak zarar vermiş bir örgütle yakınlaşmaktan söz
ediyorsanız bu çok yaratıcı bir unutma sürecini zorunlu kılar.
- Şöyle de bir düşünce var: Yüzyıllar içinde Kürtler asimile
edilemedi, ama Aleviler asimile oldu. Sizce?
Çünkü Osmanlı ve Türkiye'de devlet aygıtının temel hedefi
Alevileri
sindirmekti. Kürtlerin büyük çoğunluğu Sünni olduğu için daha az
sorun yaşadılar. Kürt ve Türk Sünniler devlet aygıtının dümen
koltuğunda. Sonuç da elbette doğal olarak Türk ve Kürt Alevilerin
bastırılmasıyla sonuçlandı.
- AKP, DTP tabanından oy almayı başardı. Sizce ilk yerel
seçimlerde Alevi tabanından da büyük kopuşlar sağlayabilir mi?
Genel seçimlerde DTP tabanındakine benzer bir kopuş yaşanmaz. Ama
yerel seçimlerde, özellikle ufak beldelerde AKP'ye oy kayması
olacaktır.
Hatta AKP listesinden Alevi belediye başkanları görmemiz şaşırtıcı
olmamalıdır.
- Tarhan Erdem'in "Biz
Kimiz" araştırmasına göre Alevilerin
nüfusu 5 milyon. Bu rakam Alevilerin büyük tepkisini çekmişti.
Sizin elinizde bir rakam var mı?
Bence Türkiye'de Alevilerin sayısı çok problemli bir mesele.
Verilen
sayılar tahminlerin ötesine geçemiyor. 5 milyonu çok az, İzzettin
Doğan'ın öne sürdüğü 25 milyonunu da abartılı buluyorum. Bu
ikisinin ortası olan15 milyon (ki nüfusun yüzde 20'si eder) makul
olabilir.
- Elinizde bir veri var mı?
Nüfusa ilişkin tahminim yalnızca bir tahmin ve diğer tahminler
kadar
"bilimsellik" iddiası taşıyabilir ancak. Fakat yine de daha makul
tahminde
bulunduğuma inanıyorum.
Türban takan da var kadın dedeler de var
- Türban takan Aleviler var mı?
Var. Onun dışında cemlerinde kadınların türban değil, ama başörtü
örtmesini isteyen Alevi toplulukları da var. Ya da semah
kıyafetlerinde yine kadınların başlarını örttüğü semah kostümleri
olan pek çok Alevi topluluğu da…
- Yani Alevi kadınlar dönüşüyor mu?
Açıkçası bu sorunun tarihçilerden de bize çeşitli yanıtlar
vermelerini isteyelim, ama benim gördüğüm şu: Bir Alevi kadının
başını örterek ceme girdiğinde, bunu bir Sünni kadının türban ya
da başörtü takmasından çok farklı yorumladığı şeklinde. Ama eğer
ibadethane dışında Alevi kadınlarından da bu yeni türban bağlama
biçimlerini benimseyenler varsa bu gerçekten önemli bir siyasal,
toplumsal, ahlaki ve mistik dönüşüme işaret eder. Çünkü bu inanın
Alevilik inancının Sünnilikten farkının tam da merkezindeki
sorundur. Kadın-erkek ilişkisi belki de Aleviliğin kırılma
noktası, Aleviliğin esneyemeyeceği en önemli alandır.
- Ama siz dergahta örtünmeyi önemli bir esneme olarak
görmüyorsunuz?
Çünkü benim gördüğüm kadarıyla eskiden de cemlerde kadınlar
başlarını örtüyorlardı. Bu çok büyük bir değişim değil. Ama şu çok
önemli bir gösterge: Alevi ibadethanelerinde kadın ve erkeklerin
ayrı yerlerde oturmaları… Benim bildiğim kadar İstanbul
Yenibosna'daki Cem Vakfı Cemevi dışında böyle bir uygulama yok.
- Peki eğer bu yerleşirse, bu haremlik-selamlık mimarisini
benimseyenler çıkarsa, bu bir dönüşüm müdür?
O zaman bu bir dönüşümdür. Çünkü cem bir ibadet olmanın yanı sıra
aynı zamanda belli değerlerin içselleştirildiği, belli sosyalleşme
kalıplarının benimsendiği yerdir. Dolayısıyla da kadın ve erkeğin
aynı mekanı paylaşabilmesi, yan yana oturabilmesi, bu yalnızca
fiziksel bir mekan, yalnızca pratik bir günlük mesele değil. Bu
çok derin mistik bir meseledir.
- Samanyolu TV'de yayınlanan cemlerde haremlik-selamlık cemler
yapıldığı söyleniyor?
Ben size yanıt olarak Ahmet Yesevi'den aktarılan bir olayı örnek
vereyim: Başka hocalar Ahmet Yesevi'yi kadın ve erkekler onun
huzurunda birlikte ibadet ediyor diye "Orada kim bilir neler
oluyor" şeklinde suçlarlarmış. Ahmet Yesevi'nin yanıtı,
kendilerine bir kor parçasıyla bir pamuğu yan yana koyup göndermek
olmuş. Oradaki anlam şu: Uzun bir yoldan gelen bir kor ve alev
almayan bir pamuk. Yani, "Bizim mabedimizde kadın ve erkek yan
yana olabilir, fakat herkes nefsine hakim olur ve birbirini insan
olarak görebilir ve birbirini yakmadan ibadet edebilir. O pamuğun
yanması bir saniyelik bir iştir aslında, ama bizde yanmaz.
Aleviliğin kerameti de budur." İşte eğer Alevilik bu inancını
aşındırmaya başlarsa derin sancılar yaşar.
- Siz böyle bir tehlike görüyor musunuz?
Belki bu örtünme anlamında, evet bir soru işareti var, ama genel
gidişat bu yönde değil aslında. Çünkü bugün cemevlerine
baktığımızda kadın erkek mekanları çok net ayrılmış değil. Avrupa
diyasporası ağırlıklı olsa da kadın dedeler çok olumlu bir
gelişme. Bir yanda türban takmaya başlayanlar var, ama diğer yanda
kadın dedeler de var. Söylediği Hak sözü kabul edilen kadın
ozanlar var. Yani bence büyük bir tehlike yok. Çünkü Alevilerin
aktığı mecra çok büyük dönüşümleri içermekle birlikte özü de
koruyabilmekte.
http://www.milliyet.com.tr/2007/12/03/siyaset/axsiy02.html